.

Geçtiğimiz haftalarda Bor yolu üzerinde, “Lezzetin En Zarif Hâli” sloganıyla kapılarını açan Begümce’yi, Niğde’nin ilk butik kuruyemiş markası Prenses’i yıllardır başarıyla işleten, kurumsallaştıran ve aranan bir marka hâline getiren Tamer Anık kardeşimiz, eşiyle birlikte kolları sıvayarak zarif kızları Prenses Begüm için hayata geçirdi.

Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi…

Burası tek başına bir pastane değil, kafe değil, kafeterya değil, restoran değil, düğün salonu değil, sergi salonu ya da müzayede evi değil… Bütün bunları ve daha fazlasını bünyesinde barındıran, gerçeküstü bir mekân.

Her köşesine sihirli bir değnek dokunmuş, iğne oyası dantel misali ilmek ilmek işlenmiş hissi veren bu sıcacık atmosfer, daha kapıdan adımınızı attığınız andan itibaren sizi estetiğin, zarafetin ve geçmiş günlerin büyüsüne çekiyor. Zamana meydan okuyan, göz alıcı ama gözü yormayan dekorasyonu, gönlü hoş eden müzikleri, güler yüzlü genç personeli, zengin gurme pasta ve yemek menüsü, serpme kahvaltısı ve buraya mahsus tahinli kahvesiyle insanın bütün duyularına hitap ediyor.

Tabak çanağından çay kaşığına kadar ince bir zevkle seçilmiş nadide objeler… Oturma grupları, klasik tasarımlı masalar, lükens ayaklı sandalye ve koltuklar, duvarlardaki antikalar ve goblen işlemeler, Art Deco heykeller, şömine ve gramofon köşesi, klasik duvar piyanosu, şamdanlar, dresuarlar, büfeler, çeşitli ebat ve boyutlarda vazolar, aplikler, asansörlü opalin avizeler, yağlı boya tablolar… Ve daha nice nadide eşya.

Bırakın Niğde’yi, memleket sathında böylesine incelikle tasarlanmış bir mekâna rastlamak kolay değil.

Ruhu daralanın, eşini dostunu alıp iki çift laf edebileceği, gönlünü ferahlatabileceği bir yer burası. Tepe bağlarının kıyısında, geceleri bülbüllerin öttüğü bu atmosferde insan, gündelik hayatın sıkıntılarından bir müddetliğine de olsa uzaklaşıyor.

Yurt sathında pastacılık sektörü son yıllarda bir hayli büyüdü. Niğde’de birbiri ardına butik pastaneler açıldı. Doğum günleri, kutlamalar, açılışlar, davetler, özel günler derken hayatımızın pek çok merasimi pasta ekseninde şekillenmeye başladı. Çocukluğumuzun unutulmaz mekânlarından, Aile Çay Bahçesi ve pastanesini pek çoğumuz hatırlayacaktır. Şehrin orta yerindeki parkın içinde hizmet veren pastanenin yerinde bugün yeller esiyor.

Tamer Anık ve ailesinin yaptığı iş biraz da selin önünden tomruk kapmaya benziyor… Geçmişten kurtarabildiklerini zamana yenik düşmeden Niğde’ye yeniden kazandırıp şehrin kaybolan estetik değerlerini, hatıralarını ve kültürel izlerini bugünün insanıyla buluşturuyorlar.

Begümce Patisserie; açıldığı günden itibaren Niğde halkından büyük ilgi görüyor. Şehrimizin Michelin yıldızlı Gastronomi Evi Tabal’a çevre illerden günübirlik yemeğe gelenler olduğu gibi, Begümce’ye de çevre şehirlerden ciddi bir ilgi ve teveccüh gösteriliyor. Demek ki insanımızın böylesi mekânlara, kaliteli hizmete ve farklı deneyimlere duyduğu ihtiyaç azımsanmayacak ölçüdeymiş.

Günümüzde ev hanımları ve güngörmüş teyzeler evlerinde misafir ağırlamaktan giderek uzaklaşınca, dost meclisleri de dışarıya taşındı. Sohbetler, dedikodular, lafın belini kırmalar artık kafelerde yapılıyor.

Eski Türkiye’de kız isteme, nişan, mevlit, sünnet gibi cemiyetler evlerde düzenlenirdi. Altın günleri, gece gezmeleri, cuma mukabeleleri için evlerin misafir odalarına özel bir ihtimam gösterilirdi. Mobilyasından halısına, perdesinden yemek takımına kadar her şey özenle seçilir; ev sahibesi de en havalı kıyafetleri ve takılarıyla arz-ı endam ederdi.

Pandemiyle birlikte ev gezmeleri büyük ölçüde sekteye uğradı. Salgın sonrasında da bu alışkanlıklar eskisi gibi canlanmadı. Kağıt bardakla, plastik çatal kaşıkla yapılan özensiz ikramlardan hoşlanmayanlar ev toplantılarından uzak durdu. Hanımlar da nihayetinde buluşmalarını yeni nesil kafe ve restoranlara taşımaya başladılar. Gençler ve aileler doğum günlerini buralarda kutluyor, evlenme tekliflerini bu sıra dışı mekânlarda yapıyorlar.

Begümce, işte tam da bu yeni sosyal hayatın ihtiyaçlarına cevap veren, ancak bunu sıradan bir kafe anlayışının çok ötesine taşıyan bir mekân.

Seçkin bir müşteri kitlesine hitap eden Begümce’de yalnızca envai çeşit lezzet değil, bir gusto, bir yaşam kültürü de sunuluyor. Gözümüzü ve gönlümüzü açıp yüreğimizi ferahlatan ortamın aurası insanı sarıp sarmalıyor. Kulağımıza Avrupa’nın derin ormanlarında yaşayan perilerin şarkıları fısıldanıyor sanki. Bu atmosferde çağımızın telâşesi, karmaşası ve memleketin yoğun gündemi bir süreliğine unutuluyor. Zaman yavaş akmaya başlıyor; kendimizi adeta Belle Époque dönemine ışınlanmış hissediyoruz.

Neo-klasik mimarinin asaletini rafine zevklerle harmanlayan bu özel pastane ve restoran, şehrimize yalnızca yeni bir işletme değil, yeni bir buluşma kültürü de kazandırıyor.

Üstelik Begümce şimdiden Franchise teklifleri almaya başlamış. Ancak bu konuda acele etmemek gerektiği kanaatindeyim. Müessese, öncelikle rüştünü ispatlamalı, işleyişini oturtmalı, hizmet standardını her şart altında sürdürebildiğini göstermeli. Çünkü bir işletmenin başarısı yalnızca işler yolundayken değil, işler sarpa sardığında da aynı kaliteyi koruyabilmesinde saklıdır.

Gün olur da şef hastalanır, aşçı yamakları da memleketlerine dönerse, mutfağa geçip aynı formülle, aynı lezzetle ve aynı hizmet kalitesiyle müşteriye servis yapılabiliyorsa bu işlere girilir. Bir markayı marka yapan yalnızca dekorasyonu, adı ve ilk günkü heyecanı değil; sürdürülebilir kalite, disiplin ve kurumsal hafızasıdır.

Ailecek ortaya koydukları azim, kararlılık, cesaret ve vizyonu ayakta alkışlıyorum.

Elbette böylesine bir işletmeyi hayata geçirmek hiç de kolay değil. Maliyetlerin bu kadar arttığı, gençlerin çalışmaya istekli olmadığı, usta ve şef bulmanın giderek zorlaştığı bir dönemde bu işe girişmek başlı başına cesaret işidir. Kaliteli malzeme tedariği, sertifikasyon, mutfak ekipmanı ve dekorasyona varana kadar her ayrıntıyla ilgilenmek bir yana, işletme ruhsatı, vergisi, algısı, sigortası, kurumsal kimliği, sosyal medyası, her aşamada ciddi bir emek ve mücadele gerektiriyor.

Begümce’deki yatırımın ve emeğin büyüklüğü ortada. Böyle bir işe ticari kaygılarla, sıradan bir kafe açma mantığıyla girişilmediği aşikâr. Öyle olsaydı, yapılan yatırımın onda biri maliyetle de gayet güzel bir kafe açılabilirdi. Burada asıl mesele, normal gidişatın dışındaki hayali gerçeğe dönüştürmek, şehre kalıcı bir değer kazandırmak ve bunu yaparken de kendi estetik anlayışından taviz vermemek.

Anık çiftini ve zarif kızları Begüm Hanım’ı gönülden tebrik ediyorum. Vizyon sahibi, sıra dışı insanların sıra dışı mekânlar kazandırması bizleri ziyadesiyle memnun ediyor. Hele ki ekonominin böylesine kronik bir kriz ortamında, bu ölçekte bir yatırımı hayata geçirmek, üstün bir gayretin, cesaretin ve inancın eseridir. Alkıştan çok daha fazlasını hak ediyorlar.

Çünkü şehirler yalnızca binalarla, yollarla, meydanlarla büyümez. Hatıralarıyla, estetik değerleriyle, insanlarının bir araya geldiği mekânlarla da yaşar. Kaybettiğimiz şehir kültürünü yeniden inşa etmek, geçmişin güzelliklerini bugüne taşımak ve gelecek kuşaklara aktarabilmek de en az yeni binalar yapmak kadar kıymetlidir.

Begümce’nin Niğde’nin sosyal ve kültürel hayatında kalıcı bir yer edinmesini diliyorum.

Müşterisi daim, ardı gür olsun…

*Art-Deco: 1920 ve 30’lı yıllarda dünyada popüler olan; lüksü, zarafeti, simetriyi ve keskin geometrik çizgileri öne çıkaran bir sanat ve mimarı akımdır.

*Antika: Maddi değeri olan, estetik veya tarihi öneme sahip yüz yaş ve üzeri olan taşınabilir eşya veya sanat eseri.

*Ampir Üslûbu: empire-imparatorluk anlamındadır.19. yy başında Fransa’da I. Napoléon’un hükümdarlığı döneminde doğan bir sanat, mimari ve dekorasyon akımıdır.

*Belle-Epoque: ( Fransızca “ Güzel Çağ”) Avrupa ve özellikle Fransa tarihinde 1871’deki Fransa-Prusya savaşının bitişinden 1914’te I. Dünya Savaşı’nın çıkışına kadar süren dönemin adıdır.

*Dresuar: Genellikle duvara dayalı olarak kullanılan dar, uzun ve yüksek ayaklı bir konsol, sehpa veya masa türüdür.

Lükens: Fransızca “ Louis Quinze “ ( 15. Louis ) dönemine ait mobilya sitilidir. Özellikle mobilyacılıkta kıvrımlı, dışa doğru, zarif ve oymalı ayaklar için kullanılır.

Retro: Yakın geçmişte 50’ler, 70’ler, 80’lere ait bir sitilin veya moda akımının günümüzde yeniden üretilmesidir.

Vintage: Geçmiş dönemde gerçekten o yıllarda üretilmiş eski ve orijinal eserlerdir.