Ali Bayramoğlu, “Pürüzler” başlıklı yazısında, Türkiye’nin 2000’li yılların başında yaşadığı ekonomik iflasın siyasi iflasları da beraberinde getirdiğini, basının “iktidara yönelik ölümcül itirazdan, iktidara mutlak itaate” geçmiş olmasının etik açıdan pek farklı olmadığını, “denetleme” işlevinden uzaklaştığını, insan haklarını örseleme sürecini meşrulaştıran unsurlardan biri haline dönüştüğünü, bunun perde arkasında ise gazeteciliği bağımlı bir değişken haline getiren karma iktisadi faaliyet ve bağımlı siyasi zihniyet bulunduğunu belirttikten sonra şu sonucu 
çıkarıyor: 
“Basının merkezi sistemin entegre parçası haline gelmesi... İktidarı denetleyeceğine, iktidar tarafından denetlenmesi... Bu çerçevede erdemin yerine faydayı, ilkenin yerine çıkarı yerleştirmesi... Bilmek gerekir ki, bu yapı ülkedeki demokratik durumun göstergesidir... Ve ibre yukarılarda değil...” 
Gecikmiş de olsa, önemli tespitler.. 

***

Bu yazı bana 2006’da yayınladığım “Basın, bir ülkeyi nasıl çökertir” başlıklı yazımı hatırlattı. Bir bölümü şöyleydi:
Türkiye’de basın üzerinden oynanan oyunun hemen hemen aynısının, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Fransa’da uygulandığını, 1942 yılında bir gazeteci tarafından yazılmış bir kitaptan okumasam ben de inanmazdım! 
Pierre Lazareff, “Fransa’da Basın Rezaletleri, yahut Fransa’yı Çökerten Dördüncü Kuvvet” adıyla 1945’de Şevket Rado tarafından Türkçeye de tercüme edilen ve Üniversite Kitabevi tarafından basılan eserinde sanki Türkiye basınının bugünkü durumunu anlatıyor: 
 “1918’e kadar Fransızlar cumhuriyete inanıyordu. 1918’den sonra onları cumhuriyetten iğrendirmek, uzaklaştırmak ve yerine ilk dokunuşta dağılıverecek bir demokrasi hayaleti koymak oyununa girişildi. Dışarıdan düşmanların idare ettiği oyun ince ve şeytani idi; fakat bu oyuna içeride paraları üzerine titreyenler, iktidar mevkiine susayanlar, bütün hasetçiler, kıskançlar, kabiliyetsizler ve alçaklar kapıldı. 
-Cumhuriyet devam edeceğine Fransa batsın! 
Totaliter devletlerin bu parolası, binlerce deliye ’ne olursa olsun cumhuriyet batsın’ yahut çok defa ’Fransa’nın yaşaması için cumhuriyet batsın’ şeklinde tercüme edildi; onlar da buna körü körüne, şuursuzca itaat etti. 
Bu suikastçıların kullandığı başlıca silah basın oldu. Demokratik bir rejimde basın yalan söylerse rejim de ölüme mahkûm olur. Paris’in günlük gazetelerinin dörtte üçü, satın alanlardan birinin tabiriyle çok bayağı bir şekilde satılmıştı; dörtte biri ise sayısı pek az bazı asil istisnalar dışında zaaf, para kazanmak yahut anlayışsızlık yüzünden vazifesini yapmadı. 
Politikacılar bu basına tabi idi, mevkilerinde onun muvafakati ile tutunabiliyordu. İdare mekanizması gazetelerin lütuf veya intikamına bağlanmıştı, ordu bile gazetelerin eleştiri ve methiyelerinin esiri idi.” 
Yazar, örnekler de veriyordu elbette ama bugün Türkiye’de politikacılar basına değil, basın politikacılara, daha doğrusu tek bir politikacıya bağlıdır. Yani ancak diktatörlüklerde olacak 
şekilde..

***

Kanada’dan Doç. Dr. Melis Sezer ise özetle şöyle diyor: 
 “Akıl alır gibi değil! Atatürk’e diktatör diyenlerin dayanağı, ’İstiklal Mahkemeleri, idamlar, muhaliflerin susturulması’... Peki özel yetkili mahkemeler eliyle, hüküm giymeden insanların 4 yıl içeride tutulmasına alkış tutanlar kim? İdam cezası kalkmamış olsa bu kişilerin yarısı idam talebiyle yargılanacaktı. ’Atatürk, muhaliflerini susturdu’ diyorlar, muhalif siyasetçi ve gazetecilere 2011’de yapılanları alkışlıyorlar! Atatürk’e diktatör diyenler Erdoğan’ı demokrasi havarisi gösteriyor! 
ABD’nin Afganistan, Irak ve Libya’daki hukuk uygulamaları dururken İstiklâl Mahkemeleri’ni gündeme getirmeleri, ABD’nin Guantanamo işkencelerini hiç tartışmamaları da ABD’nin, Türkiye’deki İslâmcıların liderlerini şekillendirdiğinin göstergesi değil mi?” 

***

Ve onların görevi, ABD ve AB’nin Afganistan, Irak ve Libya’da milyonlarca Müslüman’ı katlettiğine hiç değinmeden, bir taraftan Suriye ve İran aleyhinde haber üretmek, diğer taraftan, Atatürk’ü karalayarak onun şahsında Türkiye Cumhuriyeti’ni batırmak değil mi? 
İstanbul basınının dörtte üçü ve birçok televizyon kanalı gibi bazı gazeteciler de çok bayağı bir şekilde satılmadı mı?