DÜNYAYI EMEKÇİLERE ZİNDAN EDEN SİSTEM İLE DOĞAYI KATLEDEN SİSTEM AYNI!
             
         Dünyamız, üzerinde yaşayan tüm canlılarla birlikte tarihte görülmemiş bir yıkımla karşı karşıya. Sermaye birikimi için her şeyi metalaştıran bu büyüme anlayışı bize sadece felaket çürüme, barbarlık vaat ediyor. Sınırsız tüketime dayalı bu sistemin ülkemizdeki yansıması, çok daha korkunç bir tablo olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye’de yıllardır, su yataklarına kentler kuranlar, tarım alanlarına fabrikalar dikenler, suyu kirletenler, ormanları yok edenler, deprem bölgelerine nükleer santral gibi felaket yatırımları yapmaktan vazgeçmiyor, çalışmalarını hızlandırıyor.
 
          Son elli yılda yok edilen sulak alanlarımızın büyüklüğü Marmara Denizi’nin büyüklüğünü geçti. Yani 60’lı yıllardan bu yana sulak alanlarımızın %40’ını kaybettik. Dağlarımız, son on yılda verilen 40 binden fazla maden ruhsatıyla maden şirketlerine tahsis edildi. Yakın zamana dek kendi kendine yetebilen nadir toplumlardan biriyken, yanlış tarım politikaları nedeniyle yediğimiz ekmeğin buğdayını bile ithal eder hale geldik.
 
          Yanlış tarım politikaları sonucunda doğduğu topraklarda doyamaz hale getirilen köylü nüfusun kırsal alanlardan şehre göç etmesiyle insansızlaşan topraklarımız, GDO’lu tohumlara ve rant peşindeki büyük tarım şirketlerine terk edildi. Bugüne kadar kanunları eğip bükerek el konulmaya çalışılan kıyılarımız, yaylalarımız, ormanlarımız; hazırlanan yeni kanunlarla satışa çıkarılıyor.
 
         Kültürel mirasın korunması önceliği göz ardı edilerek; Zeugma, Halfeti, Samsat, Allianoi gibi ören yerleri araştırmaların dahi bitirilmesi beklenmeden sular altında bırakılıyor. Hasankeyf’e, Munzur’a, Loç’a, Fırtına Vadisi’ne barajlar yapılarak,  tarihi ve doğa güzellikleri yok edilmek isteniyor.
 
         Anadolu derelerinin tamamına yakını üstüne hidroelektrik santral yapılması amacıyla şirketlere satıldı. Sayısı 2000’in üzerinde olan bu santraller hayata geçirildiği takdirde Anadolu’da akan tüm dereler, borular ya da tünellere hapsedilmiş olacak. Sayıları her geçen gün artan termik santrallere bir de nükleer santral projeleri eklendi.
 
           Enerji Bakanı yapmayı planladıkları nükleer santrallerin 3. nesil olacağı ile övünüyor.  Geçtiğimiz günlerde 25 yıldönümüne girdiğimiz Çernobil faciasının yaşandığı dönemde bazı bakanlar, radyasyon olmadığını ispatlamak için televizyonlarda sözde halka güven vermek için çay içmişlerdi. Ancak Çernobil faciasının etkileri yıllar sonra özellikle Karadeniz bölgesinde artan kanser vakaları ile ortaya çıkmıştır.
 
        Şimdi,  “Nükleer santrallerin en iyi örneğini yapacağız” diyen siyasiler de, geçmiştekiler gibi,  bugün var yarın yok.  Ama yaşamlarını kaybeden insanlarımızın hesabını kim verebilir?20 binin üzerinde insanın ölmesine, milyonlarca kişinin radyasyona maruz kalmasına yol açan Fukuşima felaketinin hesabını hangi Japon politikacı verebilir?
         Kurulumu yaklaşık 15 yıl sürecek olan nükleer santraller, aslında bizden çok bugünün gençlerini ve bizden sonraki nesilleri etkileyecek. Ancak hükümet bu önemli konuda gençlerin fikrini almak bir yana, YGS ‘de yaşanan rezaleti protesto eden liselileri provaktörlükle suçluyor,  karşılarına gerekirse kendi gençlerini-militanlarını çıkarmakla tehdit ediyor.
 
            Tüm dünya nükleerden vazgeçmeye başladı, dünyada yenilenebilir enerji çağı başladı. Türkiye güneş enerjisinde  Avrupa birincisi,   rüzgârda ise ön sıralarda. Bunun yüzde birini bile kullanmıyoruz. Bunun yerine Hidroelektrik Santral (HES) projeleriyle, Termik Santrallerle, Güvenlik Amaçlı Sınır Barajlarıyla, Nükleer Santrallerle, Maden Aramalarıyla; Mera, Kıyı ve Orman Kanunlarıyla insanca yaşam hakkımız elimizden alınıyor. Hayatlarımız sermaye sahiplerinin insafına teslim ediliyor.
 
          Doğayı talan eden, yeraltı-yerüstü zenginliklerimizi yağmalayan metacı sistemle, emeği sömüren, tüm emekçilere ücretli kölelik koşulları dayatan, demokratik gelişimin önünü tıkayan sistem aynıdır. Saldırıları püskürtmek için çevre direnişlerini, işçi emekçi sınıfı mücadelesi ile birleştirmek ve saldırılara karşı ortak mücadele vermek hepimizin görevi olmalıdır.