Türkiye, Türk Milleti, Dayatmalar ve Gömleğin İlk Düğmesi…

.

Abone Ol

Milletler mücadelesinde, söz söyleyebilmek için haklılık hiçbir zaman yeterli olmamıştır. Maalesef güçlü olan haklı olmuştur. Ancak güçlü olan devletler, hedefleri için uyguladıkları stratejiyi uzun zaman aralığına yaydıkları da tarihî bir hakikattir. Bunu gerçekleştirirken önce temel kavramları tartıştırmışlar sonra da toplumdaki millî direnç kalelerini zayıflatmayı esas almışlardır. "Türkiye" ve "Türk" ifadeleri de bu coğrafya için emelleri olanların hedefinde olmuştur.

İşte, “Türklerin yaşadığı yer/Türk ikametgâhı” anlamına gelen "Türkiye" ifadesini önce anlam kaymasına uğratmak ve ardından da kavramı anlamsızlaştırmak için; bu coğrafyada hedefleri olan erk sahiplerinin, asırlardır devam eden girişimlerinde bir yoğunluğa şahit oluyoruz.

Bu yaklaşım, 1815 Viyana Kongresi ile somutlaştırılan "Şark Meselesi"nin temeline; Türklerin mümkünse yok edilmesi ya da yeniden geldikleri coğrafyaya gönderilmesine dayanır.

O dönemde başlayan ve hâlâ devam eden dayatmaların arka planında kavramlara yüklenen anlamlar yatmaktadır. “Yeni bir çağ, çağdaşlık, küresellik, değişim, yenilenme, reform, özgürlük, açılım, yerinden yönetim, bireysellik” gibi pek çok kavram yeni anlamlar yüklenerek büyülü bir hale büründürülmüştür.

Dememiz o ki kavramların masum olmadığını, daha doğrusu kavramlara diledikleri anlamları yükleyenlerin masum olmadıklarını söylemek hiç de yanlış olmaz.

Cumhuriyet tarihinde millîlikten uzak olan iktidarlar, yani milletin asl-i cevherini reddedenler, kimliksizliğe sebep olmuştur.

Millet kavramına izafe edilen derin manayı görmezden gelip onu sadece maddi bir menfaat birlikteliği gibi değerlendiren yaklaşım, en hafif ifade ile gaflet içindedir.

Ancak millete, “Kökleri, devamlılığı ve tarihleri olan sosyolojik gerçekliktir.” diye yaklaşanlar, doğru bir tutum ortaya koymuştur.

Maalesef uzun zamandır Türk kimliği üzerinden yapılan tartışmalar; ötekileştirme, ayrıştırma, değersizleştirme ve daha çok anlamsızlaştırmaya yöneliktir.

Küresel gücü elinde tutanlar, kendi emellerini gerçekleştirmek için kavramlara da kendi zihinlerindeki tanımları yüklemektedir. Adeta insanların zihinlerine hükmeden bu güç, “millî çıkarlar millî kimlikten doğar” diyerek toplumlarını diri tutarken diğer milletlere ise sınırların ve millî kimliklerin hükmünü yitirdiğini dikte etmektedir. Bu anlayış maalesef ülkemizde de bazı aydınlarca(!) ve kimi siyasiler eliyle meşrulaştırılmakta ve millet kavramının meşruiyetini kaybetmesi için sözde aydınlar, kanaat önderleri ve bazı politik figürler tarafından 5000 yılı aşan Türk kimliği zedelenmektedir.

Maalesef Amerika ve Avrupa’nın sınır tanımaz egoizmi, ülkemizde taşeronları tarafından kendi lehlerine bir düşünce akımı oluşturmuştur. Türkistan ve Orta Doğu’daki milletlerin kaderini tayin edebilmek için küresel güçlerin sergilediği oyun, tıpkı Hubl’un “Bir milleti tasfiye etmenin yolu onun belleğini silmektir.” felsefesindeki anlayışa göre şekillendirilmiştir.

Peki bunu nasıl başardılar?

Türk milletinin, geçmiş ile bağlarını koparmak için kültürünü, kitaplarını, inançlarını tarihini yozlaştırdılar. Ve ardından pragmatist bir anlayışla yeni kültürler oluşturup, yeni kitaplar yazdılar/yazdırdılar. Nihayetinde geçmişinden koparılan millet, kim olduğunu/kimliğini unuttu.

Belleğe yüklenen yeni kavramlar ile özü oluşturan ruh kökü, tenakuz yaşamaya başladı. Bunun üzerine kültürel yozlaşmanın önü alınamadı ve kimliksiz, kişiliksiz, şahsiyet zafiyeti yaşayan bir topluluk oluşturuldu. Bu dönüşüme direnenler ise ya çağı yorumlayamamakla ya da gericilik ile faşistlikle suçlandılar.

Hâlbuki Türk kimliği karmaşık bir yapı da arz etmemekteydi. Çok sade bir Türk tanımı bu milleti oluşturanların ortak kanaatiydi:

Türk gibi, düşünen, Türk gibi hisseden, Türk gibi yaşayan herkese Türk diyebilen uzlaşmacı, birleştirici bir kimlik tanımı vardı. Millet için ötekileştiren yaklaşımlardan ziyade; kültür birliği, mensubiyet şuuru ve ortak değerlere sahip olma gibi bir anlayış söz konusuydu…

Türk'ü millet yapan cevheri yüreğinde hissedenler, dil, kültür inanç, ülkü birlikteliği taşıyanlar, şerefli mazisine sahip çıkanlar bu milletin aslî unsurları olarak nitelendiriliyordu.

Nitekim kimlik, bir milletin direniş mücadelesindeki en kuvvetli askerleridir. Kimliksizlik ise önce millet olma sürecini zayıflatmaktadır. Sonrasında milleti oluşturan "dil, kültür, tarih, ortak geçmiş, ortak kaygı, ortak gelecek," unsurlarını yok etmektedir. Öyleyse Türk'ü millet yapan değerlerin vazgeçilemez kırmızıçizgiler olduğu, bütün Türkler tarafından iyi anlaşılmalı ve gelecek bu temel üzerine inşa edilmelidir.

Maalesef günümüzün devşirme aydınları ve faydacı siyasileri, küresel güçlere direnç sergilememiş; dün olduğu gibi bugün de, Türk kimliğini tartışmaya açmış ve onu yozlaştırma gayreti içine girmiştir.

"Türk milleti yaşadığı toprağa ait değil," diyen ve Kürdistan Teali Cemiyeti’nin fikir babalığını yapan devrin kalemşoru ile Avrupa’yı yeni kıble olarak sunup “Bir milyon Ermeni ile otuz bin Kürt’ü katlettiğimizi” söyleyen yanaşmacı zihniyet arasında bir fark yoktur.

Dün Yunanlıların İzmir’i işgal etmesini “medeniyet gelecek” naraları ile alkışlayan aydın(!)lar ile bugün “21. yüzyılda millî kimlik mi olurmuş?” diyen zihniyet aynı kafanın ürünüdür.

"Bizim İngilizlerle birlik olmaktan başka çaremiz yok." diyen devrin yazarları ile “Çoklu bir yönetim anlayışından korkmamalıyız.” diyen günümüz devşirmeleri arasında hiçbir fark yoktur.

Yine, "Türk Edebiyatı" yerine "Türkiye Edebiyatı" diyenler ya da "Türk milleti" yerine "Türkiyeli" ifadesini kullananlar bilinçli bir ihanetin tohumlarını serpmektedirler.

Hakeza, Türkiye’deki kimlik bunalımının müsebbipleri, kökü ve damarları Türk toplumuna aykırı bir yapılanmanın içinde olan sözde aydınlar ve Bop siyasetçileridir.

Söylemek istediğimiz şudur:

Türkiye Cumhuriyeti, Türk milletinin devletidir. Türkiye, Türk milletinin vatanıdır. Bu topraklarda yaşayanlar, Türk Devletini ve Türk Milletini tanımak zorundadır. Hiç bir terör örgütü; toprağa, topluma ve tarihe ortak edilemez. Terör örgütleri; zaman zaman kılık, söylem ve eylem değiştirir ama hedefini değiştirmez. İlk fırsatta yine ihanet ederler.

Türk milleti ve Türk Devleti de kendisini değersizleştiren, kendi iradesini yok sayan iç ve dış dayatmaları kabul edemez.

Ve...

Bu dayatmalar karşısında, “Türk gibi düşünen, Türk gibi hisseden, Türk gibi yaşayanlar” yani tarihin asil çocukları daima yeniden Kuvayı Millîye ruhu ve diri bir millî şuur ile hareket eder/etmelidir/edecektir.

*Eğitimci Yazar

{ "vars": { "account": "UA-18872786-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }