Saathâne

Abone Ol

Bir umuttur zaman, bir müphemdir zaman, ilerledikçe gerileyen, hep yeniden başlayan,

Etmezseniz saatleri ayar, sizin de hayatınız kayar.

Ahmet Hamdi Tanpınar

Her şehir, bağrında farklı bir gizem barındırır. Şehre ruh kazandıran; medeniyet, kültür ve yaşanmışlıklardır. Niğde ile adeta bütünleşmiş olan asırlık Saat Kulesi, kale burcunda tüm haşmetiyle şehri selamlar. Tarihin tanığı, zengin mirasın nadide örneği olan kule, yüz yirmi senedir durduğu gibi durmaktadır.  

Osmanlı Devletinde şehir ve kazalardaki saat kulelerinin önemli bir kısmı II. Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. Yıldönümü anısına inşâ edilmiş ve halka zamanı hatırlatmanın yanı sıra bulundukları yerlerin sembolü haline gelmiş, her biri farklı bir mimarî şaheseri olan bu yapılar ayrıca hakimiyetin ve otoritenin önemli sembolleri olmuşlardı.

Kimi kaynaklarda ve internet ansiklopedisi Vikipedia’da, Niğde Saat Kulesi’nin inşâ tarihi 1866 olarak verilirken aynı zamanda Ziya Paşa’nın emriyle yapıldığı ifade edilmektedir. Bu bilginin; arşiv kayıtlarını inceleyen akademisyenlerce de hatalı olduğunun belirtilmesi bir yana, Niğde’nin 1890-1900 yılları arasında çekilmiş soluk fotoğraflarında Kale burcu üzerinde Saat Kulesi olduğuna dâir herhangi bir görüntü mevcut değildir.

Bütün bunlar bir yana, o tarihte Ziya Paşa; Paris’te kaçak olarak bulunmakta, kendi derdiyle uğraşmaktaydı. “Niğde’ye bir saat kulesi yaptırayım; padişahın gözüne gireyim” kabilinden bir düşünce içinde olması mümkün değildir. Bu bilgi kirliliğinin yok edilmesi gerekmektedir.

Kule inşâsına ilk olarak Niğde Mutasarrıfının girişimiyle başlanmış ancak inşaat, ödenek yokluğundan kesintiye uğramıştır. Muhiddin Efendi Zâde Mustafendi’nin ( 1925-1934 Belediye Başkanı) şehir eşrafından ve ağalardan bağış toplaması üzerine inşaat  devam edebilmiştir.  Kulenin bitirilmesi ve faaliyete geçmesi ise 1905 yılını bulmuştur. Sipariş üzerine İngiltere’den gelen saat gümrüğe takılmış ancak vergileri ödendikten sonra Niğde’ye getirilebilmiştir.

Gayrimüslim taş ustaları ve onlardan el alan Daşçı Mustafa ( Yavuz Demirtaş’ın dedesi) Niğde’deki pek çok binanın hem mimarlığını hem de taş ustalığını yapmıştır. Kule 1915-16 yıllarında yıldırım düşmesi sonucu hasar görmüş, tamir etmek ise Daşçı Mustafendi’ye düşmüştür. Kulenin hem inşâsı hem de sonrasında Mustafendi’nin emeği büyüktür.  

Niğde’nin kadim sembollerinden biri haline gelmiş olan saat kulesinin dört sütunlu kısmında bulunan emektar saat, vakti bildirmenin yanında şehrin musikisini de tamamlardı. Her saat başında saat sayısı kadar ve yarım saatlerde tek vuran saatin sesine Niğde halkı oldukça aşina olup şehirle bütünleşmiş olan bu sadâyı dışarıdan gelenler yadırgamazdı.

Akşamın ilerleyen vakitlerinde okunan yatsı ezanından sonra Niğde sokakları ıssızlaşır, meşin gocuklu mahalle bekçilerinin düdükleri ile Serhoş Hâmi’nin “ Bey Oğlu Beyim “ naraları dışında, şehirde duyulan ses, saathânedeki çanın vuruşları olurdu. Soğuk ve karlı kış gecelerinin sessizliğinde saatin daha da belirginleşen vuruşlarına, uzaklardan gelen şimendiferin tiz düdüğü eşlik ederdi.

Köstekli saatler yelek ceplerini, sarkaçlılar ise kalburüstü evlerin duvarlarını süslerken, Rasim Erandaç’ların evinde bulunan ayaklı salon saati ile Fikret Özbakiler’deki guguklu saat, başka hiç kimsede olmadığından hep dikkatimi çekerdi.  Şehrin tüm saatleri, Niğde’nin Greenwich’i  olan Saathâne referans alınarak ayarlanırdı. O vakitler radyo herkeste yoktu, saat herkeste yoktu; ama saat kulesi hep vardı ve kusursuz çalışırdı. Müezzinler de bu saati takip ederek ezan vakitlerini ayarlarlardı. 

Şimdilerde roman sayfalarında kalan Muvakkithanelerde ayarlanan saatler üzerine kurulan eski mekanik hayatlar büyük ölçüde dijitalleşse de, zemberekli mekanizmanın tıklamasına meraklı bir avuç saatsever, eski saatleri kullanıyor, dinliyor, onarıyor, alıp satıyor.  Tüm hayatımızı akıllı telefonlara sığdırdık, meraklıları dışında kol saati, cep saati, masa saati kullanan da kalmadı. Var olanlar da vakti öğrenmekten ziyade bu tip saatleri aksesuvar olarak görmekteler. Halbuki eski adamlar bu saatleri düzenli olarak kurup kulaklarına götürür, günde birkaç vakit; kadaraktan akan su sesi dinler gibi saatin balânsının sesini dinlerlerdi.

Her ne olduysa önce şehrin en belirgin sesi konumundaki Saathâne’nin sesi kesildi, sonra da hepten durdu.  Yirmi, yirmibeş seneden beri âtıl durumda olan saatin çalıştırılması hep gündeme otursa da bir türlü eski haline getirilemedi.   

Kendimi bildim bileli Niğde’ye zamanı hatırlatan saat kulesini merak eder, en tepeye çıkmak isterdim. Ama senelerden beri kule kapalıydı, bekçisi falan da ortada görünmezdi. Eski saatçilerden Saatçi Durmuş’un koca saatin kurulması ve ayarı ile ilgilendiğini, ondan sonra da görevi İbrahim ve Hazım Esen kardeşlerin devraldığını söylemişlerdi.

Bunca sene hayalini kurduğum saat kulesine tırmanma hayalim ancak geçtiğimiz aylarda gerçekleşebildi. Belediye’deki arkadaşlarla yavaşça yukarı doğru kıvrılırken ahşap merdivenin gıcırtısı, Notre Dame Kilisesinin çan kulesine çıkıyormuşum hissi doğurdu.

Güvercin gübresi, kuş ölüleri, örümcek ağları, onca pis pasağın arasından süzülerek kuleye tırmandık. Saat mekanizmasının bulunduğu Köşk denilen bölüme ulaştığımızda karşımızda Niğde manzarası, hemen üstümüzde ise çan kulesi vardı. Saatin mekanizmasının bulunduğu camekânın kapağını açtığımda ise H.G. Wells’in;  Zaman Makinası kitabında tasvir edilen otomat, adeta karşımda duruyordu. Üzerine yılların yorgunluğu çökmüş koca koca çarklar, dişliler, kurşun ağırlıklar, pas tutmuş mekanizmalar, kurma kolu, oval mil, akrep, yelkovan ayakları, kopmuş ve tellerle eklenmiş halatlar öylece karşımızda duruyor, kirden pastan, güvercin pisliğinden arınıp tıkırdayacağı günleri bekliyordu.

Geçmişte ehil olmayan bazı kişilerce tamirine yeltenilen saatin çalıştırılamadığını görmüştük. Bu arkadaşlar saate olmadık modifikasyonlar yapıp gereksiz ağırlıklar bağlamış ve zorlamayla çalıştırmayı denemişlerdi. Sözün özü; mekanizmayı iyice bozmuşlardı.

Bu durum bizlere işi ehline teslim etmenin ne kadar hayati bir durum olduğunu gösterdi. Niğde’de saat ve saatçilik denildiğinde akla Saatçi Durmuş, Saatçi Halim, Saatçi Kemal, Saatçi İbrahim Esen gelirdi. Günümüzde bu konuda ehil kişiler ise babalarının yanında yetişen Bilal ve Mansur Esen kardeşlerdir.

Bilâl Ustayı şahsen tanımasam da, Mansur Esen; Sûfi meşrep, yüzünde eski zaman emekçilerinin bilgeliği olan fevkalâde meziyetler erbabı değerli bir abimiz olup, Saatçilerin Pîri Şeyh Zamani Hazretlerinden el almışçasına saat mekanizmaları konusunda uzman, çekirdekten yetişme bir “Saatleri Ayarlama” üstadıdır.

Abisi Bilâl Esen ile birlikte Mansur Esen, babaları İbrahim Usta’dan devraldıkları saatçilik mesleğine dair meziyetlerini, yıllardır atıl vaziyette bekleyen emektar saati orijinaline uygun şekilde fonksiyonel hale getirmekle taçlandıracak, Saathâne’nin yeniden çalışmasıyla “saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır, bu da gösterir ki zaman ve mekân insanla mevcuttur” sözü böylece mânâ bulacaktır.