Avrupa’dan sık sık ‘çiftçiler sütleri yollara döktü’ ‘çiftçiler domatesleri yollara döktü’  ‘trafiği kesti’ haberleri okursunuz.

Bu Avrupalılar otuz yıldır ‘tarımı’ küçümseyen bizim liberallerimizi neden dinlemez, Avrupa süt’le domatesle mi kalkınacak?

Özal’ın çikita muzuyla başladı her şey, bizim liberallerimize göre ‘herşeyi ithal etmek’in adı serbest piyasa. Otuz yıldır yazıp çizdiler ve kimse karşılarına çıkıp yahu ‘bu serbest piyasada bizim malımız hiç olmayacak mı?’ diyemedi.

Özelleştirmeler gırla gitti, elde ayakta ne varsa arsalarına kadar hatta yaylalara kadar satıldı, köyler boşaldı, coğrafyanın bu topraklara bahşettiği eşsiz lezzetler ot’undan elmasından mercimeğinden nohutuna etine kadar elden çıktı.

Şimdi seçim arefesinde yeni bir ‘moda’ ‘yerli, milli’ lafları siyaset meydanına salındı.

Yerli koyunu yerli sığırı yerli nohutu yerli o meşhur Amasya elmasını dahi ara ki bulasın.

Bilen de yok gören de yok bir zamanlar nasılmış bilgisine sahip olan da yok.

Bu sutünda yazdım, Kastamonu’da soğan doğramayı zahmet bilip dükkandan doğranmış soğan satın alan Kastamonu köylüsü dahi gördüm.

Kapılar açık bas hormonu gönder bas nişastayı bas mısır şurubunu bas süt tozunu gönder, tereyağ dediğin margarin basılmış.

Bugün Soner Yalçın yazdı, bu ithal sığırların gübresine ya domuz artıkları karışmışsa, ülke batmış umurlarında değil, ancak ‘domuz’ var mı sorusuyla kıllanan siyasetçilere kendi anlayacakları dilden güzel bir soru.

ŞAKA DEĞİL ACIMASIZ GERÇEK

Bu toprakların çocukları bu toprakların sarımsağını soğanını patatesini elmasını etini tavuk’unu bulup yiyemiyorsa nasıl ‘yerli’ olacaklar.

Bırakın üretmeyi çalışmayı ekmeyi büyütmeyi, tabiatı toprağı rahat bıraksan, kendi kendine verir, alan satan yağmalayan vakıflaştıran imara açan, para siyaset dümen fırıldak kaçıran kaçırana.

Tek bir çobanı olmayan onbinlerce köy. Tek bir koyunu sığırı olmayan onbinlerce köy, şaka değil, acımasız gerçek.

Çobanlık asgari ücret sigortaya bağlansa üstüne vardiya sistemiyle dönüşümlü yapılsa üstüne koyun sığır sayısına göre teşvik görse, olmadı, köy okulları eskisi gibi sabahçı öğleci yapılıp batıda örnekleri görüldüğü gibi ailenin bir çocuğu yarım gün diğeri yarım gün sığıra hayvana eskisi gibi yardım etse…

Hem Yeşilırmak Kızılırmak hem Dicle Fırat tarihlerin en eski ilk tarım yapılan en bereketli topraklarıdır, bu yemyeşil toprakları bırakıp Suriye çöllerine koştular.

Çöl’e savaşa koşan büyük siyasilerimiz şimdi sınırlarımızda çöl kertenkelesi gibi sıcaktan bir ayaklarını kaldırıp telaş içinde bombaları bekliyorlar.

Boşalan köyler işlerine geldi yetmedi Rize’den Samsun’a yaylalar buldozerlerle yırtıldı.Eğimli arazi, istinat duvarı olmadan durmaz. Yolun geçtiği yer’in yüz metre üstünden toprak kayıp gelir, geliyor, Araplar gelmiş onlara satılacak villa lazım. Babadan evlada bin kez bölünse de tapusunu malını hiç satmayan Karadenizli milyon dolarları görünce üçer beşer dönüm arazilerini satıyor, toprak satılığa çıkmış, neyin yerlisi neyin millisi?

RİZELİLER HERGÜN İSMET İNÖNÜ’YE DUALAR ETSELER YETMEZ

Bir ülkenin tabiatı coğrafyası bitkisi ürünü ekini yaylası uçsuz bucaksız tarlaları boş bırakılırken satılırken millici siyasetçiler nerdeydiler, Cübbeli cinleri konuşuyor, Hayrettin Karaman yolsuzluk hırsızlık değildir fetvası veriyor, onu dinliyorlardı.

Üstüne kalkmış Rize’nin belediye başkanı, Atatürk heykeli yerine meydana çay bardağı koyuyor. Bu kadar nankörlük insan işi değil.

Seksen yılın sağ iktidarları Rize’ye Giresun’a Trabzon’a hangi katma değeri hangi ürünü hangi fabrikayı getirmiş koymuş.

Seksen yıl Trabzon Giresun fındıkla geçinir, fındığı dahi elle toplayıp çuvallara basarlar, hala fındıktan katma değer ürünleri akıl edecek tek tesis yok.

Çay çok daha acıklı bir mesele.

İsmet İnönü akıl etti.

Rizeliler hergün İsmet İnönü’ye dualar etseler yetmez, ne büyük nimet…

Bugünlerde öfkeyle kudurarak küfrettikleri İsmet İnönü elli yıldır her yıl Rize’ye en az üç milyar dolar girmesini sağladı.

Batum ziyaretinde o meşhur botanik parkta görmüş, tavsiye etmiş, ısrar etmiş, sonra meşhur ziraatçi Zihni Derin.

Rizenin bayırlarında narinciye meyve ağaçları, başka da gelir yok, bu yüzden Rizeli tarih boyu Rize’de duramaz.

Zihni Derin’in getirdiği çay’ı Rizeliler direndi ekmedi. Zorla evet zorla evet zorla evet zorlayarak Rizeliler’e çay dikmesi zorlaya zorlaya öğretildi.

1940’lı yıllar çay ekilmeye başladı, 60’larda çay dikimi genelleşti, ve 70’lerden sonra Rize bir ‘çay ülkesi’ oldu ve bugün olacak şey değil, ekilmez denilen Sürmene’ye çoktan vardı, Giresun’a Tirebolu’ya kadar uzandı.

BU İSMET İNÖNÜ VE ZİHNİ DERİN’İN ESERİDİR

 

İnsanlar bugün dönercilik yapıyor ya da devlet dairesinde çalışıyor, çaycılık ikinci işleri, aile dışında istihdam gibi zahmeti de yok, yılda toplasan yirmi-yirmibeş gün mesaiyle, o da, evdeki anne baba çoluk çocuğun işi.

Rize’ye çay’dan en az üç milyar dolar giriyor, markası olabilseydi yedi-sekiz milyar dolara çoktan çıkardı.

Bu İsmet İnönü ve Zihni Derin’in eseridir.

Peki seksen yıl iktidara taşıyıp başbakan yaptığınız Mesut Yılmazlar Tayip Erdoğanlar Rize’ye hangi tesisleri hangi fabrikaları hangi ürünleri hangi katma değerleri getirdi, dağlara taşlara eşsiz tabiat güzelliklerine canavar buldozerleri sokmaktan başka.

Bu nankörlüktür, bu saygısızlıktır…

Çay meselesi burada bitmedi.

Artık Rize’nin çayı elli yıldır aynı bozuk gübrelerden dolayı ‘kanser’ tehlikesini yetmiş milyona taşıyor.

Bu çay alanlarının üç-dört yıl gübrelenmemesi ve nasada bırakılması toprağın dinlendirilmesi şarttır, büyük kanser faciasından kurtulmak için bilim adamlarının görüşü bu yöndedir.

Bunun için yapılacak şey, bu üç-dört yıl dinlenme sırasında çaycıların zararları kısmen devlet tarafından karşılanmalı, bir milletin kanserden kurtuluşunun yolları aranmalıdır.

Bir belediye başkanı işte bu devasa ‘sorunlarla’ ilgilenmeli.

Sorun bitmedi.

RİZELİLER ECEVİT'E KARŞI ÇIKTI ÇAYIN KALİTESİ DÜŞTÜ

Rizeliler ‘makas kesime’ karşı çıkan Ecevit’e karşı ayaklandılar, ne oldu, makasla değil elle toplanan filiz çay kayboldu, çayın kalitesi sıfıra düştü, ne ülke ne dünya pazarında‘kaliteli bir çay markasından’ söz etmek mümkün değil.

Hiç değilse fiyat aralıkları kontrol edilerek çay alanlarının hiç değilse yüzde otuzunda elle çay filizi toplama teşvik edilmeli ve kaliteli bir markanın sahibi çoktan olmalıydık.

Bir belediye başkanı bir şehrin en büyük ve tek girdi kaynağının kalitesini çiftçisine zarar vermeden koruyabilmeyi önlem almayı çoktan ülke meselesi haline getirebilmeliydi.

Neyle uğraşıyorlar, Atatürk heykeli kalksın yerine çay bardağı koyalım, inanın Atatürk bir şehri tek başına doyuran bu çay bardağı resmini hepimizden çok severdi, çünkü, kendi eseriydi, ve karşısına geçer, yine kendi eseri ‘rakı bardağıyla’ keyfini çıkarırdı.

Çay’ı fındığı buğdayı tütünü aklınıza ne gelirse binlerce yıldır ‘elle’ topluyor çuvallara dolduruyor işlemeden mamül hale getirmeden katma değer katmadan kasa kasa balya balya satıyoruz.

Biri çıkıp yahu şu çay’ı işlesek markalaştırsak, şu fındıktan katma değer elde etsek, şu tütün elimizden çıktı gitti, şunun aromasını içimini ambalajını paketini güzelleştirip piyasada bir markamız olsa, demiyor, demedi…

Peki ne diyorlar? Şu Atatürk var ya şu İnönü var ya, deyip ekranlardan habire bodoslama aralıksız nefes almadan küfrediyorlar…

Bu nedir yahu, cehalet desen, cehaletin de bir dibi olmalı. İşte köleler gibi ürettiğini işleyecek zekan olmadan gemilerle çuvalı üç-beş dolara gönderiyorsun, sonra İngiliz senin çuvalı alıyor küçük küçük paketlere dolduruyor, senin çuvaldan senden beş kat fazla kazanıyor, fındığı da aynı tütünü de aynı, bu nedir, yeni tür kölelik, bu köleliğe itiraz eden var mı, yok, peki kime itiraz ediyoruz, İngiliz’i kovan Kurtuluş Savaşı’nın kahramanlarına küfrediyoruz.

Milli tütünümüz çoktan kaçak tütüne döndü, izbe pasajlarda gizlice kaçak mal gibi satılıyor milli tütünümüz.

Kendi ülkemizde kendi tütünümüz ‘kaçak’, yakalanırsa mahkemeye çıkartılıp ceza alıyorsunuz, yanlış duymadınız, milli tütün ‘kaçak.’

Yerli olmak milli olmak ‘kaçak’, tıpkı yerli kaçak tütün gibi yerli milli yazarlar operasyonlarla topluca tutuklanıp içeri tıkılmadı mı?

Çay fındık tütün, hepsi sahipsiz ve öksüz, hepsi karın tokluğuna, hepsi işlenmeden mamul hale gelmeden tırlara kamyonlara gemilere doldura doldura satılıyor.

Biri çıkıp yahu şu marketlerde dışardan gelmiş malların hepsi küçücük şişeler içinde, küçücük şirin paketler içinde, biz de ürünlerimizi markalasak, paketlesek, çuval çuval değil gemi dolusu değil, minik kutular içinde satsak, daha çok kazanmaz mıyız, demiyor.

Çubuk beş km. ötede Ankara’nın bir ilçesi, Fransızlar’ın büyük mağazası kapının önünde markete gidiyor, Çubuk marul’u alıyorsun.

Ve bu manyaklığa ve bu köleliğe ve bu sömürüye tek bir yazar tek bir bilim adamı tek bir vatandaş hiç ama hiç şaşırmıyor!

Bence de vakti yanaştı çoktan geçti bile, Melih Gökçek’in Ulus’taki Atatürk heykelini kaldırıp yerine ünlü Çubuk Turşusu kavanozuyla bir heykel dikmesi.

Buzdolabında çok bekletince yerliliğin milliliğin de turşusu çıkıyor işte.

Keşke buzdolabına koyarken üstüne bir baş sarımsak ilave etseydiniz, çürümez küflenmezdi ağzınızdaki şu millilik yerlilik lafları…

Kaçak Tütün gibi ‘kaçak yazarlara’ döndük yazılarımız hikayelerimiz ağzımıza tıkıldı…

Milli yerli derken artık ağzımızın tadı acıdı.