01.07.2014, 00:43 134

Yeniden hortlatılan sağcılık üzerine

 (CHP milletvekili Süheyl Batum’u kutlarım, ilk imzayı çaktı, adayım Emine Ülke Tarhan’dır, dedi, oyun yeni başlıyor ve kartlar şimdi karılıyor, hayırlı olsun.)
Yeni büyümekte olan kuşak bizlerin ‘sağcılıktan’ neler çektiğini bilmez, birkaç detay hatırlatalım.
Çocuk her ağladığında, annesi, acıkmıştır, deyip yediriyor, çocuk ağlıyor anne yediriyor, çocuk ağlıyor anne yediriyor.
Belki çocuk başka bir şeye ağlıyor, hayır, sağ siyaset çevresini böyle kurar, kim ağlıyorsa yedirir. Belki başka bir şeye ağlıyordur diye aklından hiç geçirmez. Mesela biz niye bu kadar yiyorsunuz diye ağlıyoruz, onlar, bizim için şöyle düşünür, ‘bunların da ağzına bir şeyler tıkalım, ağlamasınlar’.
Bir örnek, bu sütunda kimi eleştirdiysem el altından bir tanıdık ‘adamı’(kurye) devreye girdi ve racona uygun imayla ‘sus parası’ teklif edildi.
Şöyle, bir masaya oturuluyor, araya kıramayacağınız yakın bir arkadaş sokulur, ne olmuş canım bir tanışalım, sonra, anlaşalım, sonra iyi niyet elçisinin profesyonel nezaketiyle birden kendini ‘pazarlık’ içinde buluyorsun. Bu ‘kirli’ pazarlıktan o masada onurunu kurtarmanın tek yolu vardır, ana avrat ve aleni küfretmek, tabii yüzyüze sıcak ilişkilerde insanın ağzını bozması kendine saygıyı bozar, ancak bir ‘racon’ masasının utancı da her an üstünde kalabilir, eleştiriyi, ilkeleri, onuru. anlatamazsın. 
Soğuk Savaş yıllarından kalma şu çok bilindik fıkra her şeyi anlatır, Papa her gün dua ediyor, Tanrım bugünkü ekmeğimizi ver, diye, koka kola yöneticisi, Papa’ya teklifte bulunur, şu kadar para, şu duayı değiştirip yerine Tanrım bugünkü kolamı ver, deyiver, Papa rededer ve koka kola’nın sahibi şöyle düşünür, acaba ‘fırıncılar’ Papa’ya kaç dolar teklif etti.
Sağcılık kendi içinde bir iç sıkıntı hissettiğinde de hep ‘yiyen’ insanlar topluluğudur.
Sıkıntısı olan yer, bunalımını anlayamaz, yer, çünkü sağcı kendini sorgulamaz. Diyelim, keder, üzüntü, onur, gibi hiçbir ‘duygu’ ve ‘değer’,kişiliklerinde ‘ilke’ oluşturmaz, yani:
Dertli hüzünlü bir türkü dinleyip içleri sızım sızım sızlasa, onlar bu sızıyı anlayamaz, herhalde ‘acıktım’ deyip tekrar yer.
Yani sağcılık, içlerindeki boşluğu TIKINARAK gidereceğini sanır, obezlik sandıkta da kendini gösterir.
Yalnız yaşayan ihtiyarların evlerini çöplüğe dönüştürdüğü haberlerinden bolca okumuşsunuzdur, ne bulurlarsa TIKARLAR.
Sağcı politikacı ne bulursa tıkınıp RUHU’nu bu çöplerden inşa eder, tıkınmayla tıkamayla ruhsal bir boşluğu doldurmak mümkün değildir, içlerindeki o para ve meta dışında ‘doyurulmayı’ bilmeyen yer hep ‘çöl’ü yaşar.
Sağcı politikacılar, makamdan makama gezmeyi çok sever, o makam senin bu makam benim doymazlar. ANAP’ın AP’nin DYP’nin AKP’nin politikacılarına bir bakın, ‘hükümet’ etmeleri, bizim ınternette ‘sörf’dediğimiz o bakanlıktan bu makama bu bankadan şu kurumun başına, ‘sörf’.
Bunların hepsi ‘doyulmaz doyulamayan doymaz’ vatan millet Sakarya devlet ve millet içindir.
Bir ‘nevroz hastası’ içinde ne olup bittiğini bilmez.
Sağcılık, içinde yaşayan şey’i anlamayan insan evladına verilen addır.
Diyelim doktordan yardım ister, ne yardımı, bilmez, bir görüşe göre ‘hasta kendini unutmuştur’, Sağcı, kendini, bedenini UNUTAN insandır.
Sağcıyla doktora başvuran hasta arasında fark şudur, hasta ‘yolunda gitmeyen bir şey’ var deyip doktora gider.
Sağcı, doktora gitmez, YOLUNDA GİTMEYEN O ŞEY’DEN siyaset yapar.
Çünkü, hani ülke politikalarında şaşkınlıktan dilinizi çıkartıp, anlamıyorum, ne kadar mantıksız, yine saçmalamışlar, dediğiniz her politik ürün bu YOLUNDA GİTMEYEN öz’den yapılmıştır.
İşte mesela YOLUNDA GİTMEYEN BİR ŞEY’DEN Osmanlı siyaseti yaptılar, yani Nevroz’dan Fetih yaptılar.
Hezimet Şam kapısında değil kendi içlerinde.
Yolunda gitmeyen şey’den ideoloji yaptılar. Ve şimdi o ideolojiyle milyonları öldürüyor kırbaçlıyor sürüyorlar.
Bir çok İslamcı psikiyatrist tanıdım, hastalarına ‘yolunda gitmeyen şey’i hiç merak eden sorgulayan düşünce geliştirmezler, hastalarına kısa yoldan, ‘inanç’, dolayısıyla ‘ideoloji’ tavsiye ederler.
İdeolojinin o boşlukları ve yolunda gitmeyen her şeyi düzene sokacağına inanırlar. İdeoloji dolayımıyla yolunda gitmeyen şey’le OSMANLI İMPARATORLUĞU hayal ederek, içindeki boşluğu tıka basa doldurabilir.
O sahilde kadınlara bildiri dağıtan İslamcıların da içlerinde yolunda gitmeyen bir şeyler var, o bildiriyi dağıtmaları gereken yer, ciğer yenilen kafa kesilen kendi ‘kanka’ları Suriye  olmalı, ama bunu yapamazlar.
Oysa içindeki nevrozla uğraşmanın daha kolay yolları vardır, üstelik tasavvufi, ben olmadan da dünya güzeldir, bir diyebilseler…
‘Ben olmadan’ diyemezler, lafa gelince ölmeden önce ölmek derler ama hayata pratiğe gelince ‘kendileri’ olmadan, tabiatın ve kainatın ve siyasetin yolunda gidebileceğine asla inanmazlar, ellerindeki satırların kanından bir Tanrı inşa etmişlerdir.
Hani hep ‘mağdur edebiyatı’ yapıyorlar, diyoruz ya, bu basit bir yakıştırma değil, hastalığı nevrozu bize tanıtan şeydir.
İnsan içinde bir çok, çok çeşit duygular vardır.
Ama nevrotik tek bir duyguya bağlar. Çocuğu hastalanan insan doğal olarak ‘ah çocuğum çok hasta’ diye yakınır…
Ama yemek yerken ‘ah yemek yiyorum’ diye yakınmaz. Sokağa çıksa ‘ah sokaklara çıktım geziyorum’ diye ağlamaz. Ama bunlar ota boka ağlıyor, çünkü her şeyi TRAJEDİYE bağlar, çünkü ‘trajedi’ içlerinde.
Dehşet içlerinde, kahve içseler, ‘kahve içiyorum’ diye ağlayan bir nesil.
Bir normal insan sen ben o, yani, arkadaşlarıyla başkalarıyla, bazen sevgili gibi konuşur, bazen komedyen gibi, bazen mistik, bazen saçmalarız, bazen öfkeli oluruz.
AMA HEP ÖFKELİYSE, HER DAİM ÖFKELİYSE…
Sorun her boka öfkelenen liderde değil.
Onun öfkesiyle doyan beslenen taraftarlarında, çünkü bu dehşet karşılıklıdır, ve bizim okuyamadığımız bir ‘diyalog’ var aralarında, kitleler o öfkede, sevgili bulur, komedyen bulur, mistik bulur, sorumluluk bulur, büyük bir baba bulur, güven bulur.
Öfkeden, yanisi Hamsi gibi herşey yaparlar, öfkenin reçelini bile.
Osmanlı İmparatorluğu kurmak hayali, hayaldir, ‘hayaller ölçülemez’değerlerdir, yani girdi-çıktısı olan bedeli maliyeti olan şeyler değildir, gerçekçi olun derken başka şey kastederiz, mesela ‘neye mal olacak, kaç cana, kaç ülkeye?’
 Bu ‘nevrozlu’ arkadaşlar bu boşluklarını ideoloji dolayımlı hayallerle tıka basa dolduran bu arkadaşlar, hayallerin her türlüsünü gördüler de, bu hayallerini bir türlü ‘fiyatlandıramadılar?’
Bu yüzden şimdi bu AĞIR MALİYETİ milyonlarca çoluk çocuk kadın ve bir coğrafya ödüyor…
Oysa İnsanoğlu ölçülemez rüyalarını karşılamak için başka yollar denemiş, film çekmek gibi, roman yazmak gibi.
Önce filmini çekip romanını yazsak, yani bir ‘fizibiletisini’ elle tutulur anlaşılır bir görebilseydik, yani bu hasta arkadaşların anlayacağı şekilde, Mimar Sinan da Selimiye’nin önce maketini yaptı.
İşte bu KASITLI CEHALETTİR     . Günümüz psikaniliz’i en çok bunu tartışır, insan beyninde ne oluyorsa, kendinden gizliyor.
Beyninde kendinde ne olduğunu gizleyen ve deşmeye cesaret edemeyen…
Görmek anlamak okumak bilmek istemeyen, kasıtlı cehalet, halk arasında teşhisi konmuştur, ‘öğrenmek işine gelmiyor’.
‘Cehaleti’ devreye sokan sağcılıktır, çünkü cehalete ihtiyacı vardır.
Yüzlerce psikanalist, onbinlerce hastasında, artık bir bilimsel yasa olarak ortaya koydu, hastaların, bilmeye anlamaya öğrenmeye dayanamadıklarını.
Gerçeği öğrenmekten ‘dehşete’ kapıldıklarını teşhis ettiler.
Yani hasta kasıtla öğrenmek anlamak dinlemek istemez, çünkü öğrenmeyi, kendi benliğine karşı bir ‘sınır ihlali’ olarak bir ‘tecavüz’olarak görür.
Şimdi bu yazılarımızı okuyup bolca döşeyen arkadaşlar var ya… sen bana ne karışıyorsun… sen vatana millete bayrağımıza liderimize niye karışıyorsun… diye, yazdıklarımızla hiç alakası olmayan saçma sapan bir KARŞI ÇIKIŞ ve panik içine girmelerinin sebebi de budur.
Söylemek istedikleri şudur: Sakın benim cehaletimi sorgulama.
Çünkü cehalet deşilirse ona acı çektiren yani dayanılmaz ortaya çıkacak.
Dehşetler ve Uzmanlar kitabı  bir psikanalistin günlüğünden bunları anlatır ve SAĞCI’nın siyasal filmi burada başlar:
Siyasi liderleri, gelir ve bu acılara nasıl dayanabilecekleri konusunda hepsini ikna eder. Mesela Osmanlı imparatorluğu ve benzer gerçek dışı hayallerle, bu acılar dayanılabilir örtülür unutturulabilir hale gelir.
Sayın Kılıçdaroğlu, CAHİL HALK’la siyasi lider arasındaki bu SUÇ ORTAKLIĞI’nın adına SAĞCILIK denir.
Aslında gerçek bir ‘inanç’ sahibi değillerdir, Freud’un keşfettiği gibi sadece ‘inanmaya meyillidirler’, hepimiz inanmaya meyilliyizdir, ancak lidere inanmak başka şey, inanç başka şeydir, kandırılmaya teşne olmakla Allah’a inancı manevi inancı karıştırırlar.
Sağ siyaset, zahmetsizce ona buna ota bok’a inanmaya meyilli kitlelerin bu içler acısı trajedisini İNANÇ, DİN, KUTSAL KİTAP, diye pazarlar.
Ne güzel bir Karadeniz türküsüdür, ‘dertliyim kederliyim, ne söylersen kanarım…’
Albert Camus’un ‘yabancı’ kitabının çok meşhur olmasının sebebi, insanın  kendi dışına çıkıp kendine dışarıdan bakabilmesini sorgular. Başkalarında sevmediğimiz ya da nefret ettiğiniz şeylerin tehlikelerini yaşamamak için insan kendine şöyle bir de karşıdan bakmalı.
Beklenen milli felaketimizin uğursuz habercisi, kendi dehşetini cehalet kalkanıyla örtenlerin, bu sağ siyasetidir, şöyle…
Nezaketen aile içinde herşey konuşulmaz, baba sen evlenmeden önce kaç tane karıyla çıktın, diye sorulmaz, ama bir şeylerin olduğunu tahmin edersin, bir nevi bu mahrem alan girilmez, anlatılmaz, detaylandırılmaz…
Diyelim saygın bir ailede, anne, kızı sevmediği bir adamla evlenirse, onu evlatlıktan rededeceğini söylemez, böyle uğursuz şom ağızlı bir konuşmayı hiç gerek yokken neden yapsın, ama bu farzımuhal faraziyeler annenin de kızın da zaman zaman aklından gelip geçer…
Bunlar ‘konuşulmayan alanlardır’, anne ve kızı aileye ve birbirlerine ‘saygıdan’ dolayı, konuşulmayan ve henüz ihtimal çerçevesinde olmayan bu alanları birbirlerini gereksiz yere üzmemek için kırıcı sözlere dökmezler.
Ancak siyasi alan, ailedeki saygıya benzemez, siyasetteki ‘konuşulmayan alanlar’ bir ülkenin sinsice felaketini hazırlar.
Mesela bir etnik milliyetçi müzakare ve sonucu, Lozan bozulursa, toplumda nasıl derin sarsıntılar olabileceği, otuz yıldır ‘konuşulmayan alanlarımızdır’.
Tek tek insanlar birbirine saygıyı bozar diye bu ‘alanları’ hiç konuşmaz, ancak, siyaset başka bir yerdir, ve bu ‘konuşulmayan alan’da neler konuşulduğunu sosyolojik olarak hesaba katmak zorundadır, annem üzülür gibi, liderim üzülür diye bu konuşulmayan alanlar’ı siyaset yapanlara saygı gösterip el etek öpmez.
Mesela İslamcı iktidarın hırsızlıkları büyük bir ‘konuşulamayan alan’ oluşturdu.
İnsanlar İslamcı iktidara karşı çok feci kin ve nefret içinde.
Üstüne. hırsızlık yetmezmiş gibi, bir de ülke bölünürse endişesi, çok daha vakumlu volkanlı bir ‘konuşulamaz alan’ oluşturdu.
Bu konuşulamaz alanlar çevre ülkelerde bolca gördüğümüz şekliyle diyelim Sırp katliamlarının fotoğraflarını… konuşulmaması toplum için saygıdeğerdir ama konuşulmaması siyaset için bir felakettir.
Ülkeyi yiyip talan edip soymaları yetmezmiş gibi bir de ülkeyi bölen bir anlaşmanın içine sürüklemek, bu topraklarda dine ve Müslümanlara bakışta çok köklü bir dehşetin fotoğraflarını endişeyle yakınlaştırmaya…
Ülkeyi İslamcı siyaset marifetiyle bölmeye götüren bu süreç’in ‘konuşulmayan alanları’ toplum içinde fokur fokur kaynıyor.
Şimdi kasıtla örtülen ve konuşulmayan bu alanlarda, hem ülkenin soyulması hem bölünmesine sebep olanların, maddi manevi bütün varlıklarıyla tam anlamıyla ‘düşman’ gibi görünmeye algılanmaya başlandığı… bir etnik bölünme… yurttaşlık bozulduktan sonra Kürtlerle ya da değil ama işte bu İslamcıların nerede yaşayacağı, nasıl bir arada yaşayacağı, dehşet, konuşulmayan alanda hortlaksı yüzünü göstermeye başladı, bu dehşeti bilgisiz ve öngörüsüzce hazırlayan sağ’dır, sebebi:
Sürecin başından beri soytarı liberaller akiller ve İslamcı siyasiler kendi dışındaki herkesi dışlayıp yasaklayıp susturup konuşulmayan ve artık patlamaya yüz tutmuş bu büyük vahşi alanı kendileri inşa ettiler. Üstelik içeri tıkarak tehdit ederek imha ederek polis baskınlarıyla üstelik aşağılayarak…
Hiç kimse bu gece bu rüyayı görmeyelim diye ‘rüyasını’ planlayamaz.
Süreç’i bir ‘rüya’ bir ‘ütopya’ gibi toplumun önüne koyan siyasilerin ilk işi: Konuşulmayan Alanlar’ı konuşmaya anlamaya çalışmaktır, dışlayıp aşağılayıp hapse tıkmak değildir.
Çünkü bu ‘rüya planı’ cehaletini kasıtla örten, konuşmaktan korkan, öğrenmekten dehşete kapılan, bir sağcı siyasetçi ve kitlenin BAŞARABİLECEĞİ bir şey değildir bu.
O kabus günü geldiğinde ortaya fırlayacak canavarın faili tetikleyicisi ısmarlayıcısı pazarlayıcısı işte bu KASITLA ÖRTÜLEN, KASITLA BAYRAKLAŞTIRILAN CEHALETİN, ta kendisi olacaktır.….
Gördünüz işte, hepimiz hastalarından korkan psikanalistlere döndük.
Bir insan karşısındakini dinlemekten niye kaçar?
Çünkü içindeki dehşetle yüzleşmekten korkar.
Adam psikaniliste gidiyor ve beni dinle diyor, ama psikanaliste karşı çıkıp, sen konuşma, sen konuşursan HASTALIĞIMI öğrenir ve dehşete kapılırım, diyor ve hatta ne kadar hastalığını söyleyecek adam var hukuksuzca yakalatıp içeri tıktırıyor.
Peki, sağcı kardeşim, öğrenme, konuşma, bizi de konuşturma, ne yapacağız.
Sağcı kardeş bize şunu söylüyor, liderimizin öfkesi, kördüğümü kesen kılıç gibidir, kördüğümle uğraşacak zamanım yok, becerimiz de yok, liderim şimdi ona buna ota boka iki bağırır, çözüverir.
Türkiye artık ertelendikçe ve örtüldükçe çığ gibi büyüyüp üstüne üstüne gelen bu dehşetle yapayalnız baş başa.
Erkekler arası aşk diye bir şey var, bir eşcinsel aşkı değil, çok konuşa konuşa, mahkümla gardiyan arasında, hastayla doktoru arasında, ve siyasi liderle terör lideri arasında…
Türkiye etnik terör sürecini ‘en ilahi’ en üst makamlara taşıdı bile. Hangi ülkenin siyasi lideriyle terör lideri arasında böyle muhteşem bir AŞK yaşanmıştır. Yol haritaları için dağları delen Ferhat mı ararsın, yol haritaları için çöllerde El Kaide’nin elinde mahsur kalan Mecnun mu ararsın…
Bir dehşet var, ve o kaçınılmaz dehşet, bu AŞK’ın ölümsüzlüğüyle örtülüyor.
Bir cehalet var, işte bu AŞK’ın sonsuz sevgi sözcükleriyle susturuluyor…
Gerçek, hükümetin terör örgütüyle müzakeresi an itibariyle fokur fokur konuşulmayan alanlarda ÜLKE BÜTÜNLÜĞÜNÜ sınıyor.
Kendine İslamcı denilenlerin bu topraklarda artık bir daha nasıl neyle yan yana yaşayıp yaşayamayacakları sorusuyla konuşulmayan başıboş alan’da SINANIYOR…
Dehşet hortlaksı suratıyla yavaş yavaş kımıldamaya başlıyor.
Çünkü ‘bölünme’ endişesi kasıtlı cehaletin oy devşirilen beyninden Türkiye’ye salınmıştır.
Kardeşlerim, örten, kapatan, öğrenmek, anlamak istemeyen bu KASITLI CEHALET’i hazırlayan, KİTLELER’i bu asılsız rüyalarla suç ortaklığına sokan SAĞCI SİYASET’tir.
Şimdi bu ‘sağcı siyaset’ çoktandır CHP’nin ve sosyal demokratlar’ın ağzını sulandırmaya başladı.
Çoktandır CHP de örtmeye çalışıyor, konuşulmayan alanlar’ı çoğaltıyor, onlar da ‘rüyaların’ diliyle siyaset yapmaya başlıyor, ve dehşet günlerini sağ siyasetle birlikte güle oynaya cehaletin başkalarının ajanların bilinmeyenlerin ipiyle çekiyorlar.
Oysa bir günde sağcılaşan bu sosyal demokrat arkadaşlarla, daha dün mahkeme kapılarında birlikte ‘ey vatan gözyaşların dinsin yetiştik çünkü biz’ diye marşlar söylüyorduk.
Birkaç gün içinde neler oldu ki aramızda bu arkadaşlar anında:
Dilber Ay’dan: ‘tavukları haşlamışam, hacıyı da pazara yollamışam’ türküsünü söylemeye başladılar…
Kardeşlerim, Dilber Ay’ın bir ‘aldatma’ ‘eve adam atma’ temasını işleyen bu hoppa türküsünü Kılıçdaroğlu gibi sosyal demokrat bir liderin söylemeye başlaması bize neyi anlatıyor.
Deniyor ve anlamaya çalışıyoruz ki, Kılıçdaroğlu’nun siyaseten başarılı olmak için kendince kurduğu ve kitlesine dayattığı bir ‘mantık’ süzgeci var, Tayyip’i devirmek gibi.
Delilik, mantığını kaybedene değil, mantığından başka her şeyine kaybedene verilen ad’dır.
Tayyip’i devirmek siyasi mantık olarak doğru olabilir.
Ama örtülen ertelenen rüyalara sarılmış gerçek’i bir türlü öğrenmek istemeyen, SAĞCI DEHŞET’in ORTAĞI OLMAK, neyin mantığı?
Nihat Genç
Odatv.com
Yorumlar (0)
banner833
kapalı
24_09_2013_02 Image Banner 142 x 60 24_09_2013_02 Image Banner 142 x 60
Günün Anketi Tümü
BOR'da Hangi Yatırım Gerçekleştirilmeli... Geliştirilmeli...
BOR'da Hangi Yatırım Gerçekleştirilmeli... Geliştirilmeli...
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Sivasspor 18 40
2. Başakşehir 18 36
3. Trabzonspor 18 35
4. Fenerbahçe 18 34
5. Alanyaspor 18 32
6. Galatasaray 18 30
7. Beşiktaş 18 30
8. Göztepe 18 26
9. Malatyaspor 18 24
10. Gaziantep FK 18 24
11. Çaykur Rizespor 18 23
12. Denizlispor 18 22
13. Gençlerbirliği 18 18
14. Konyaspor 18 18
15. Kasımpaşa 18 15
16. Antalyaspor 18 14
17. Ankaragücü 18 12
18. Kayserispor 18 10
Takımlar O P
1. Hatayspor 18 37
2. Erzurum BB 18 31
3. Bursaspor 18 30
4. Akhisar Bld.Spor 18 28
5. Keçiörengücü 18 28
6. Ümraniye 18 28
7. Menemen Belediyespor 18 28
8. Adana Demirspor 18 27
9. Altay 18 24
10. Balıkesirspor 18 24
11. Giresunspor 18 24
12. Fatih Karagümrük 18 23
13. İstanbulspor 18 20
14. Altınordu 18 19
15. Osmanlıspor 18 16
16. Adanaspor 18 13
17. Boluspor 18 13
18. Eskişehirspor 18 9
Takımlar O P
1. Liverpool 22 64
2. Man City 24 51
3. Leicester City 24 48
4. Chelsea 24 40
5. M. United 24 34
6. Tottenham 24 34
7. Wolverhampton 23 34
8. Sheffield United 24 33
9. Southampton 24 31
10. Arsenal 24 30
11. Crystal Palace 24 30
12. Everton 24 30
13. Burnley 24 30
14. Newcastle 24 30
15. Brighton 24 25
16. Aston Villa 24 25
17. West Ham 23 23
18. Bournemouth 24 23
19. Watford 24 23
20. Norwich City 24 17
Takımlar O P
1. Barcelona 20 43
2. Real Madrid 20 43
3. Atletico Madrid 20 35
4. Sevilla 20 35
5. Getafe 20 33
6. Real Sociedad 20 31
7. Valencia 20 31
8. Athletic Bilbao 20 30
9. Villarreal 20 28
10. Granada 20 27
11. Real Betis 20 27
12. Levante 20 26
13. Osasuna 20 25
14. Deportivo Alaves 20 23
15. Real Valladolid 20 22
16. Eibar 20 22
17. Mallorca 20 18
18. Celta de Vigo 20 16
19. Leganés 20 14
20. Espanyol 20 14
Günün Karikatürü Tümü

Gelişmelerden Haberdar Olun

@