Yaşadığımız yerden 5 908 kilometre uzakta ikinci defa bayram geçiriyorduk. Ve aynı hüznü, aynı heyecanı, aynı coşkuyu, aynı ıstırabı yeniden yudum yudum içiyorduk.

Bir kez daha -bu kez Türkiye’den iki ülküdaşımızla birlikte- Afganistan Türklerinin dert sofrasındaki gözyaşı ile pişen aşına kaşık sallıyorduk.

Kabil’de bir odada ülkenin bürokratı Türklerle, birliğinin inşası adına neler yapılacağını istişare ederken evinde bizleri yüreği ile misafir eden Türkmen ağamız, heyecanımıza şevk katıyordu. Babür Şah’ın kabrinde hüzün soluklarken Kabil sokaklarının biçare ahvali içimizi sızlatıyordu.

Mezar-ı Şerif’e gitmek için bindiğimiz uçakta Alman’ından Hollandalısına, Aceminden yabancı televizyon kanalı muhabirlerine çeşit çeşit insanlarla karşılaşmak bu topraklar üzerindeki oyunlar adına pek çok ip ucunu barındırıyordu.

Türk bölgesine gelmek, mağduriyetlerine rağmen bizi bağrına basıyor ve derin sohbetler ediyorduk Türkmen-Özbek o toprağın yiğit gençleri ile.

Nihayet Şibirgan’a ulaşıp da Oğuzlar Derneği’nin programına katılmamız artık Turan’ın hiç de hayal olmadığını gösteriyordu bize.

Nitekim yüreğimizi ortaya koyarak haykırdığımız Oğuzhan’ın duasından Bilge Kağan’ın yazıtlarına, Ziya Gökalp’in Turan dizelerinden Atsız Hoca’nın mısralarına aldığımız tepkiler gösteriyordu ki hiçbir emek boşa gitmiyordu.

4 Ağustos 1922 yılında elinde kılıcı ile Pamir Dağlarının eteklerinde çarpışa çarpışa şehit düşen Enver Paşa, Türkistan’ı karış karış gezerek gazeteler, broşürler, dergiler çıkarıp okullar açan Gaspralı İsmail ve bölge tarihinde etkin rol oynayan Türk liderler kurak toprakların vefalı insanlarına Turan ruhunu emanet bırakmışlardı.

Çünkü derneğin programını sunan Türkmen yiğidi “Oğuzlar Derneği Ülkücüleri” ifadesini kullanıyor; derneğin başkanı derneğin adı ile ilgili soruya “ Oğuz Ata bütün Türklerin babasıdır. Bir millet babasını bilmezse olur mu?” cevabını veriyordu.

Cümbüş-ü Milli İslami Parti gençlik kolları ziyaretinde, bizleri bozkurtlarla karşılayan onlarca genç artık gözyaşlarımızı tutmanın bir manası olmadığını ortaya koyuyordu. Nihayet hediye ettiğimiz Türk bayrağını ve Afganistan Türklerinin milli mücadeledeki yardımlarını anlatıp “Yüz üstü çok süründün ayağa kalk Afganistan Türklüğü” diyerek bitirdiğimiz Sakarya Türküsü, Türkistan’da birliğin ehemmiyeti adına bir işaret taşı oluyordu.

Cevizcan valisini ziyaretimiz ise bütün Türklerin bir ordu olduğunu somut bir şekilde ortaya koyuyordu.

Türkiye’deki kardeşlerimizin emaneti, kurban ve yardımları ulaştırmak için Andhoy’a vardığımızda Türkistan’ın vazgeçilmezi aksakallıların dualarını alarak çöle dönmüş Türkmen ve Özbek kardeşlerimizin, dimağımızı çatlatan biçare hallerine şahit oluyorduk ziyaret ettiğimiz sözde evlerde…

Her biri diğerinden acı, çaresizliğin yürek burkan karelerine Özbek muhtarın hıçkırıklarla akan gözyaşı, boğazımıza yumruk gibi oturuyor, gönlümüzü burkuyor ve çareyi ona sarılıp gözyaşlarımızı serbest bırakmada buluyorduk.

Bayram arafesinde, organizasyonun perde arkası kahramanı Türkmen kardeşimizin evinin balkonunda ise aksakallılar ve civanlarla yıldızların altında ahde vefayı haykırıyorduk, Turan yolunun kurbanı şehitlerimizi de şahit tutarak.

Silahların gölgesinde ama Turan hayali ile kıldığımız bayram namazının ardından ilim ehillerini ziyaret edip emanet edilen kurbanları öz kardeşlerimizle paylaşırken aslında bizi bekleyenlerle Turan’a Kurban olanların ideallerini birleştirip ümidimizi diri tutuyorduk yarınlar adına.

Ayrılırken gözümüz arkada, umutlarımız Turan’da;  ülkümüz ve Türkistan hayallerimiz ile dönüyorduk ülkemize…

Anlatırken isim kullanmadım. Yüzlerce Afganistan Türk’ünün bir tanesinin bile adını unutursam o yiğit insanlara haksızlık edeceğimi düşündüm. Mevlanaların, Babür Şahların aslında Türk-İslam Kültürünün mimarlarının, her biri diğerinden pak, her biri diğerinden vefalı kardeşlerimizin sadece isimlerini yazsam sayfalar yetmezdi.

Not: Kafes sadece film değildir. Yazı ile bağlantılı Türk Milliyetçiliğinden Turan’a ve Nizam-ı Aleme uzanan köprünün aktarımıdır.

Unutulmaya…