Atatürk’e dil uzatanlar kendilerini şaibeli hale getiriyorlar

 
Geçmişi, geçmiş dönemleri okuyamayanlar Mustafa Kemal Atatürk’e insafsızca dil uzatıyorlar. Ahlâken çökmüş olanların ona söylemedikleri kalmadı. ALLAH’a (C.C.) ulaşmış bir insana dil uzatmanın günah olduğunu bilemeyecek kadar gafiller... Emperyalizmin bir asır öncesinden başlayan tecavüzleri, işgal projeleri, tahribatları, yıkımları ve vatanseverler tarafından verilen mücadeleleri görmezlikten gelerek ahkâm kesiyorlar.
 
Dışa bağımlı AKP yöneticileri Türk Milleti ve Devleti için canlarını feda eden ecdadımızdan bizi koparmaya çalışıyorlar
 
«Osmanlı halkından bir çok kişi, Balkan Savaşları’nda  (1912-1913), Sarıkamış (22 Aralık 1914) ve  Çanakkale(28 Ocak 1915)’de  şehit düştükleri için, çocuklar ve analar yalnız ve kimsesiz bırakılmışlardı.»
 
Hiç evlerine dönmeden on yılı aşan sürelerde askerlik yapanlar, yanlışlıkla nüfus kütüklerine ölmüş diye kaydı düşürülenler ya da esir düşerek başka ülkelere götürülenlerden ölmüştür diye umut kesilenler, eşleri yokluk ve sefalet nedeniyle başkalarıyla evlenenler de vardı.
Yıllar sonra, düşmanla savaşarak evlerine dönen askerlerin eşlerini  başka erkeklerle evlenmiş olarak kendi evlerinde görmeleri gibi hüzün verici manzaralar da azımsanmayacak durumdaydı.
 
Dünyanın geçmişten itibaren nereye, nasıl gittiğini okumadan Atatürk’ü anlamak mümkün değil... O zamanlar Öğretmen Sürurî Binyıldırım Adana, Pozantı, Kamışlı, Ulukışla, Darboğaz, Bor, Niğde,  Kayseri ve Konya arasında bölgenin kahramanlarıyla düşman kuvvetlerine karşı verdiği mücadelelerde bir çok kez Atatürk’le görüştü. Adana’da birlikte bir camide namaz kıldılar. Bir gece geç vakitlere kadar sohbet ettiler.
 
Kocaları Balkan Savaşı’nda vatan savunması için gidenler Cumhuriyet ilan edildikten sonra yuvalarına dönebilmişlerdi. Binlerce vatandaşımız da şehit olmuşlardı.
Öğretmen Sürurî Binyıldırım çarşafın neden yasaklandığını en iyi bilenlerden biriydi. Bunu eşi Hatice Binyıldırım’a da anlattı. Hatice Hanımın da bu konuda duydukları çok olay vardı. Bunları bana tek tek anlattı. 1914 yılından itibaren başlayan eşleri ülke savunmasına katılan ailelerin evlerine çarşaflı kadın kıyafetiyle ve kadın sesi gibi sesler çıkararak gelen işgalciler ve işgalcilere destek olan yerli işbirlikçiler hanımlara ve kız çocuklarına alçakça tecavüz ediyorlar, kurbanlarını da hunharca öldürüyorlardı. Bu konuda yüzlerce olay kayda geçirildi. Hem Öğretmen Sürurî Binyıldırım hem de bu konunun şahitleri bizzat konuyu Mustafa Kemal ATATÜRK’e duyurmuşlardı. Dinimizin çarşafla, peçeyle bir örtünme emri yoktur. Sadece örtünmeden bahsedilmektedir. Türban başörtüsü ile örtüşmez, rahibe örtüsüdür. AKP bu konuda ilerde  Müslüman hanımları türbanla rahibeleştirme görüntüsünü veren bir parti olarak anılacaktır.
 
Öğretmen Sürurî, hafızdı. İsminin başında belirttiğim gibi öğretmendi. Bilim adamıydı. Hapishane müfettişliği yaptı. Vatanseverdi, kahramandı, Daha önce bahsettiğim rahmetli Kurmay Albay Bedrettin Binyıldırım’ın da babasıdır. O Atatürk’ü çok yakından tanıyordu. Atatürk’ün çok kitap okuduğunu, okurken de sindire sindire irdelediğini biliyordu. Atatürk’ün dindarlığı konusunda hiç kuşkusu yoktu. İnsanların laik olamayacağını, devletin laik olmasıyla her kesime eşit mesafeden yaklaşması gerektiğine inanıyordu. Yani devletin inancı olmaz, yönetenlerin inancı olabilir, diyordu. İnsanların inançlarından dolayı kınanmaması gerektiğini Bor Paşa Camisi’nde de, Adana’da da ve diğer bölgelerde de sık sık cemaatlere anlattı. Güzel sesi vardı. O Kur’an ve ezan okuduğu zaman insanlar gözyaşlarını tutamazlardı. Babası çok değerli bir alimdi. Oturduğu yerden uzaklara giden, uzakları gören bir maneviyata sahip idi. Bunu ben bizzat onu tanıyanlardan işittim.
 
O zamanlar kendilerini dindar diye tanıtan dış güçlerin emrinde olan kişilerin propagandalarıyla Atatürk laiklik konusunda bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti : «Laiklik yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşlarımın vicdan, ibadet ve din hürriyetini tekeffül etmek demektir. Ona göre düzeltiniz.» (Ankara Halkevinin hazırladığı altı okun izahına ait bir broşürün üzerinde  «laik» kelimesini izah eden cümlelerle Atatürk bu notları yazmıştı.) ( Bu açıklama daha sonra 10 Mart 1949 tarihinde Millet Gazetesi’nin 161. sayısının kapağında de yer aldı)
 
Bir soru : Öğretmen Sürurî gibi hafız, dindar bir kişi gibi milyonlarca insan en ufacık bir olumsuz ifade kullanmamalarına rağmen Atatürk’ü eleştirenleri destekleyenlerin İngilizler, Amerika’lılar olması, tarihe dönük yaşanılanlarla kıyasladığınız zaman  sizi hiç endişelendirmiyor mu?
 
İşgalcilerin Ayasofya Camisi’ne çan ve haç takma girişimleri
 
Yabancı bayrakların ülkemizin bir çok yerinde dalgalandırıldığı bir dönemde Beyoğlu’nda da benzer görüntüler vardı. Ayasofya Camisi için ihtiraslar kabarmış ve minarelerine çan ve kubbelerine haç hazırlayanların olduğu duyulmuştu. Vatanın düşman işgalinden kurtarılması için kollarını sıvayan  Kurmay Albay Kara Vasıf Bey’in başkanlığında oluşturulan gizli Karakol Mukavemet Teşkilatı da bu haberi doğruladı. Bu sebeple Ayasofya Camisi’ne göz dikenlerin herhangi bir hareket ve tecavüzlerini önleme görevi hücum taburu kumandanı Binbaşı Şükrü Oğuz Bey’e verildi. Verilen karar  ise :
«Ayasofya Camisi’ne karşı herhangi bir tecavüz silahla karşılanacaktır. Üstün kuvvetlerle hücum karşısında mukavemet kırılacak olursa minarelerine çan ve kubbelerine haç takmalarına fırsat vermeden Ayasofya Camisi dinamitle berhava edilecektir. » şeklinde idi. Dehşet uyandıran bu karar Ayasofya’ya göz diken fırsatçıları yıldırmış ve korku içerisine düşürmüştür.
Binbaşı Şükrü Oğuz Bey’in  Anadolu’ya bol miktarda askeri malzeme, silah ve eşya sevk etmesi yanında bir çok aydın ve subaylarımızı gizlice göndermesi oralarda kazanılan zaferlere önemli ölçüde etkisi olmuştur. Bugün art niyetle ve dış güçlerin emrinde Kuvayı Milliyeci avına çıkanlar varlıklarını en son Kocaeli ve daha sonra Trabzon’da Kuvayı Milliye Komutanlığı yapan Binbaşı Şükrü Oğuz Bey’e varlıkları sebebiyle borçlu olduklarını düşünebiliyorlar mı?
 
«TOKİ konutları adı altında, teknik kontrolleri, zemin etütleri yapılmadan çürük ve  şaibeli binalardan sözediliyor. Sorunlar, şikayetler daha bir yıl geçmeden ev sahiplerince dillendiriliyor. Fabrika yapsalar, insanlarımız işsizlikten kurtulacaklar, ekonomi düzelecek... Fabrika’da çalışan, fabrikaya ortak olan geliriyle ev ve dükkan sahibi olabilir; ama ev sahibi olan dükkan ve fabrika sahibi olamaz! AKP yoneticilerinin istikametleri, hedefleri, projeleri, stratejileri, halka donuk düşünceleri yok! Bir gün önce söylediklerini bir gün sonra bu sebepten yalanlıyorlar.
Hazineye borç para koyup her yıl bol miktarda faiz ödedikleri halde borç alınmış parayla paramız var diye dünyaya öğünüyorlar. Bu konunun yakından takip edildiği için Türk kamuoyunu aldatıcı açıklamalar olduğu, anlaşmalı ve tavizlerle açıklattırılan raporlarla gerçeklerin gizlendiğini Avrupa’da da biliniyor!   Avrupa basınında AKP yöneticilerinin ekonomi politikası alay konusu ediliyor!  Her yaptıkları iş şaibeli, kusurlu, günah dolu... AKP demek problem demek... »
 
«Çukurova Kahramanları ve Öğretmen Süruri» başlıklı yazıma Mustafa Kemal ATATÜRK’ün "Çalışmadan, yorulmadan öğrenmeden rahat yaşama yollarını alışkanlık haline getirmiş milletler, evvela haysiyetlerini  ve daha sonra istiklâllerini kaybetmeye mahkumdurlar.” sözüyle başladım. Atatürk,  10 yılda Türk Milleti’ne 28 fabrika, 4878 kilometrelik demiryolu armağan etti. AKP yöneticileri acımadan, düşünmeden O’nun bıraktıklarının hepsini sattılar. 10 yıl içerisinde bir tek fabrika açmadılar. Atatürk zamanında  kurulan binlerce dokuma atölyesi ve diğer işkolları Avrupa’da dahi yoktu. Şimdi emperyalist dayanakları olan Müslüman kılıklı siyasetçilerin neden Atatürk’e karşı olduklarını anlayın. 11.05.2012 tarihli Sözcü gazetesi’nin 100 kişiden 63’ü yoksul başlıklı haberi bu zihniyetin Türkiye’de sadece Atatürk’e değil Türk Milleti’ne de dost olmadıklarının bir belgesidir.
                                                                                               
Zeydan oğlu Mehmet bir gün, Hazret-i Ömer’in (R.A.) oğlu Abdullah’a gidiyor : «Sana bir şey danışacağım. Biz iktidarda olanların yanında başka türlü konuşuyoruz, onların yanından ayrıldıktan sonra başka türlü konuşuyoruz. Bunun günahı olsa gerek...» diye soruyor.
Abdullah «Peygamberimiz (S.A.),  güvendikleri ile danışmadan hiçbir şey yapmaz, görüştüklerinin kendisi gibi düşünmelerine değil, duydukları gibi söylemelerine dikkat eder, değer verirdi. Bir gün, bir temel konu üzerinde ne düşündüğünü sorduklarında birisi, kendi yanında başka türlü, ayrıldıktan sonra başka türlü konuştuğunu duyduğu zaman “Bu doğruluğun ve açık yürekliliğin ölümüdür. İmansızlığın bile bu ikiyüzlülük yanında yüzü aktır. Münafık, kudretlinin yanında  konuştuğundan gayrı düsünenle aynı saftadır. Allah, bütün ümmetleri böylelerinden korusun“ demişti.
Sen fenalığın bundan ötesini duydun mu?» cevabını veriyor. (Tarih Konuşuyor, Cemal Kutay, Haziran1964, Cilt 1, Sayı 5, Sayfa 386)
 
Ben size soruyorum bunu vatandaşlar değil,  bugünkü haliyle iktidarda bulunanlar yaparlarsa, yani size Müslüman kılığında, emperyalistlere onlardan gibi farklı kişiliklerde görünüp, geri planda mIllî menfaatlerimize aykırı farklı işler, emperyalistlerle gizli anlaşmalar, kahramanlara tertipler yaparlar, milletin sağlığını, eğitim haklarını, geleceğini alt üst edecek senaryolar düzenlerlerse, millî haysiyetlerinize ve bayramlarınıza  dokunurlarsa bu nasıl izah edilir?
 
«Dün Türkiye üzerinde emelleri olanlar bugün AKP’li yöneticilerle kolkolalar... Bu birliktelikleri için ödüller alınıyor, ödüller veriliyor... kendilerine ne fedakârlıklar yaptıysa Barzani için AKP’lilere nasıl bir tezahürat yaptırılıyor? : Millet seninle gurur duyuyor! Biri çıksın da bunun ne anlama geldiğini bize açıklasın!
İste Barzani’yle gurur duyan zihniyet sahipleri, 23 Nisan Çocuk Bayramını, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramını,  30 Ağustos Zafer Bayramını, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını, 10 Kasım Atatürk’ü anma gününü bu sebeple sizden koparmak istiyorlar? Bunlar kalkarsa siz neyinizle millet olduğunuzu söyleyeceksiniz?»
 
Bir zamanlar İngilizler ve Amerikalıların baskılarıyla Yunanlılar Anadolu’yu işgale zorlanıyorlardı. O dönemde ekonomik gücü zayıf olan Yunan yönetimleri buna cesaret edemiyorlardı. Bu durum karşısında İngilizler ve Amerikalılar sıfır faizle kredi vermeyi taahhüt ediyorlar ve bunu sonunda  kabul ettirerek  harekete geçiyorlardı.
Yunan birliklerinin 14 Ocak 1919’da Hadım Köyü'nden Lüleburgaz'a kadar demiryolunu; 15 Mayıs 1919’da  İzmir'i,  17 Mayıs 1919’da Urla ve Çeşme'yi, 16 Mayıs 1919’da  Seferi Hisar'ı, 20 Mayıs 1919’da Torbalı'yı, 22 Mayıs 1919’da Selçuk'u, 25 Mayıs 1919’da Bayındır ve Karabağ'ı, 26 Mayıs 1919’da Manisa'yı işgal ettiler ve Germencik İstasyonu'nu da ele geçirdiler.
 
5 Mayıs 1919’da Paris Konferansı görüşmelerinde, İngiliz Başbakanı Lloyd George’un “Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı, Yunanistan’dır” diyerek, Yunanlıların İzmir'e çıkarılmasını önermesi  ve 10 Mayıs 1919’da  İtilaf Devletleri temsilcilerinin, Paris'te Yunanlıların İzmir'i işgali konusunda karar almaları da bu işgallerin hangi boyutlarda ve kimler tarafından organize edildiğini göstermektedir..
 
Atatürk’ün önemi, 10 Kasım’ın anlamı yukarıdaki açıklamalarda gizlidir. AKP yöneticilerinin dayanaklarını tespit etmek bakımından da bu çok önemlidir.
 
1914 Rus – İngiliz ­ Fransız anlaşması üzerinde  Fransa’nın Petersburg Büyükelçisi Monsieur Paleologue’un  hatıralarını yayınlayan A. Cemalettin  Saracoğlu’nun yazısı  Tarih Konuşuyor Mecmuasında yer aldı (Cemal Kutay, Ekim1964, Cilt 2, Sayı 9,  Sayfa 386). Bu yazının başlığına dikkatinizi çekiyorum;  «Rus Çarı, Fransız Elçisine Kesin Kararını Bildirdi : Türkler Yine Asya’ya Tıkılacaklardır.»
 
19.05.2012 tarihli «Tarih Tekrar ederken» başlıklı yazımda bahsettiğim : «Birinci Dünya Savaşında yenilgiyi takiben imzalanan Mondros Mütarekesi’nden sonra 6. Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa,  kuvvetlerini Musul’da terhis etmiyor. Yani orayı İngilizlere teslim etmek istemiyor. Bunu Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya da bir mektupla, "Musul’un İngilizlere tesliminin Mütareke şartlarına aykırı olacağını" ısrarla bildiriyor. O  zamanda, saraya sızan, satılmış, Müslüman kılıklı ajanlar vasıtasıyla bu mektuptan haberi olan Mısır İngiliz Orduları Başkumandanı Mareşal Allenbi 08.02.1919 tarihinde İstanbul’a geliyor ve bizzat Padişah Vahdettin’den Ali İhsan Paşa’nın azlini ve derhal İstanbul’a getirilmesini istiyor. Saray, yani Padişah ve Bab-ı âli İngiliz baskısına karşı koyamıyor. Harbiye Nazırı Ömer Yavuz Paşa’nın bu baskıdan 4 gün sonra yani 12.02.1919 tarihinde gönderdiği şifreli bir telgrafla Ali İhsan Paşa  6. Ordu Komutanlığından azledilerek, derhal İstanbul’a gelmesi isteniyor.  Ve ondan  kendisine dokunulmaması konusunda itimat etmesi isteniyor. 22 Şubat 1919’da Ordu Merkezi olan Nusaybin’dan trenle hareket ediyor ve  1-2 Mart 1919 gecesi Haydarpaşa İstasyonuna geliyor. Kendisine verilen asker sözü İngiliz menfaatleri uğruna bir kenara atılarak Teşvikiye’deki evine gitmeden  önce, yolda tutuklanarak Arapyan Hanı’na hapsediliyor. 1919 Mart sonunda da İngilizlerin istemedikleri ve kendileri için tehlikeli gördükleri Osmanlı büyüklerini etkisizleştirme ve cezalandırma  yeri olan Malta’ya sürülüyor. 
 
Bu, tıpkı Amerikalıların talimatlarıyla AKP yöneticileri tarafından Genel Kurmay Başkanı seviyesinde ilk kez tutuklanan Genel Kurmay Başkanımız Orgeneral İlker Başbuğ gibi, o zamanda İngiliz talimatlarıyla bizzat padişah Vahdettin’in emriyle, Osmanlı Ordu Kumandanları içinde, hakkında böylece en ağır muamele, aşağılama 6. Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa’ya reva görülmüştü. »
 
Emekli Vali Baran Baran
 
1893 yılında Erzurum'un Pasinler ilçesinde doğan  Baran Baran’ın babasının adı Salim, annesinin adı da Zeliha idi. Kendisi, ailesi tarafından Ebubekir Sami olarak anılmaktaydı. İki yaşındayken ailesi Istanbul'a yerleşti. 
Tahsil hayatının sonucunda gönüllü olarak Balkan Harbi'ne katıldı. Çeşitli bölgelerde nahiye müdürlüğü yaptı. 18 Mayıs 1918'de de İzmir'in Nif (Mustafa Kemal Paşa) kaymakamlığına tayin edildi. Bu sırada Miralay Mesut Piroğlu'nun kızı Fatmatüzzehra ile evlendi.  Evlendiği sırada hanımı İstanbul Paşabahçe Kız okulu müdiresi idi.
16.04.1925 yılında eşinin memleketi olan Bor kazasına tayin edildi. Bor'da Cumhuriyet ve Zafer ilkokullarını yaptırdı. Okçu suyunun şehir dahilindeki demir borulara alınması, Ulukışla Kayseri demiryolunun Bor'dan geçmesi ve istasyon yapılması bu çalışma devresinde gerçekleştirildi.
O yıllarda yaşayanlar onun geceleri elinde kamçısı ile sokaklarda asayişi kontrol ettiğini bizlere anlattılar. Bor’dan Çankırı vekaletine tayin edildi ve orada valiliği onandı.
Hizmet ve gayretleri her zaman takdirle karşılandı.
Hepimizin yakından tanıdığı önceki sağlık bakanlarımızdan Doğan Baran ve aşağıda kendisinden bahsettiğim Avukat Ayhan Baran  ise çocuklarıydı.
 
«Avukat Ayhan Baran 18 Temmuz 1923 tarihinde doğmuştu»,  Atatürk’le karşılaştığı zaman 11 yaşındaydı
 
AKP’li yöneticilerin baskılarıyla oluşan Atatürk’süz, Atatürk sevgisini budayan, kardeşliği, dostluğu, aile birlikteliğini imha eden düzen içerisinde ölümünde en ufacık bir devlet vefası gösterilmeyen, hizmetkâr ailesine hürmeten vefatında yetkililer tarafından kendisıne karşı insanî görev esirgenen,   Bor’da uzun zaman Hazine Avukatlığı yapmış olan rahmetli Ayhan Baran Hanım’ın bana yıllar önce anlattıklarına bakın : Merhum beybabam Yozgat Valisi idi. Rahmetli Gazi Paşa’nın (Atatürk) seyahate  çıktıkları haberini almıştı. Karakış kendisini Yozgat’ta da göstermişti. Yollar bir adam boyu karla kaplıydı. Beybabam bir müfreze jandarmanın bulunduğu bir kamyon ve makam otomobili ile Yozgat’ın istasyonu olan Yerköye kadar yolları açtırarak gelmişti. Fakat tren şefi başka bir istikametten Gazinin geleceğini duyurmasi uzerine beybabam Çiçekdağı üzerinden Kırşehir’e doğru yolları açtırarak ilerliyor. Baran Dağları eteklerinde Gazi Paşa’nin kara saplanan otomobili ile karşılaşıyor. Beybama Gazi Paşa (Atatürk) yollar açık mı diye soruyor. Neticede Gazi Paşa  önce Yerköy’e sonra Yozgat’a geliyor. 1934 yılında 2 Şubat’ı 3 Şubat’a bağlayan gece yarısı saat 02.00’de Gazi Paşa (Atatürk) bizim evimize geldi. Sobanın devamlı yanmasına rağmen pencere önünde bardak içinde bulunan suyun donduğu bir gecede bu soğukluğu Mustafa Kemal’le hiç hissetmedik. Evimizi sevinçle  adeta hoş bir sıcaklık sardı. Valilik konağının bir odasını rahmetli annem yardımcılarıyla adeta kelebek gibi uçarak Gazi Pasa için hazırladı. Ben ve kardeşlerim Gazi Paşa’yı karşılamak için yerlerimizi almış bulunuyorduk. Gazi’nin yaveri Falih Rıfkı Atay’ın evde incelemelerinden sonra bir ara vücudumdan elektrik geçiyormuşcasina bir titreme ile sarsıldım. Gaipten bir ses kulağıma “Gazi geliyor... Gazi geliyor!“ diye fısıldamıştı. İşte o an Gazi ağır ağır konağın daracık merdivenlerinden yukarıya çıkıyordu. Bizlerle tokalaştıktan sonra kendisine ayrılan odaya girdi. Üzerindeki elbisenin renklerini, biçimlerini şu an dahi biliyorum (...) Babama adı Bekir Sami iken  Gazi tarafından Şahika anlamına gelen Baran adı verildi. Annem tarafindan yapılan çerkez tavuğu yemeği onun çok sevdiği yemekler arasında imiş.»
 
Mustafa Kemal Atatürk’ün 1000 koruması yoktu. Karda kışta, güçlükler içinde zaferden zafere koştu. Hizmetsizliği, zulmü kendilerine siyaset haline getirenler, emperyalistlerle işbirliği yapanlar,  elbette O’nu anlayamayacaklardı.
 
Bize de söz düşüyor
 
Nasıl 10 Ocak 1919 tarihinde kurda kuzu teslim etmek istercesine Padişah Vahdettin, İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe'a  “bütün umudunu İngiltere'ye bağladığını”  ifade eden bir mesaj gönderdiyse bugün AKP yöneticileri de değişik şekillerde İngilizlere  ve ABD’lilere umut bağlayarak kendi aleyhlerine açılan bir davanın düşürülmesi için ülkemizi aşağılatma gayretlerine girmişlerdir.
Olaylar sadece yazdıklarımızdan ibaret değil...
Padişah Vahdettin’in İngilizlere umut bağlaması, Damat Ferit Paşa ve adamlarının ülkemizin işgaline karşı çıkanları takibe almaları, velhasıl İstanbul hükümetinin bazı bölgelerimizin işgalcilere teslim edilmesini sağlayan antlaşmalar yapması gibi bir yığın gafletin faturalarını kimler, nasıl ödediler? 
İşgalcilerin neler yaptıklarının, ülkemizden neler götürdüklerinin hiç dökümünü yapanlar oldu mu? Kaç kadın ve kızımıza tecavüz edildi? Kaç insanımız hunharca şehit edildi? Bu dönemde barbarlık yapanları, hainlik yapanları biz gerektiği şekilde teşhir edebildik mi? Soykırım yaptıklarını dünyaya haykırabildik mi? Kaç film çevirdik, kaç kitap yazdık. Kendimizi ifade edebilmek için Batı ülkelerinde okullar açabildik mi?
Ya bugün,  benzer hadiseleri yaşamıyor muyuz?
Yetkili veya yetkisiz, ileri geri konuşanlar, ya da uluorta tarihe ve değerlerimize dil uzatanlar önce kendilerini geri kalmışlıktan, akıl tutulmalarından kurtararak asil değerlerimizin yüksek seviyelerini anlamaya kendilerini hazırlamalarını tavsiye ediyorum. Atatürk, vatan, bayrak, haysiyet  ve din değerlerimizden sadece beşidir.  Burada bunları tanımlayacak olgulardan bahsetmeyeceğim. Geriye dönüp bakmak, sığıntı olarak yaşamadan kendimizle veya ülkemizle ilgili olumlu kararlar vermek ve insanları sevmek asil ruhların işidir.
 
Günümüzde emperyalistlerin ortaya attığı Osmanlıcılık, padişahlık, tek adamlık, din tacirliği gibi konulara dört elle sarılan AKP yöneticileri, Kaddafi’ce, İran Şahı Pehlevi’ce, Hüsnü Mubarek’ce, Saddam Hüseyin’ce akibetlerin içerisine itildiklerini ne yazık ki bilemiyorlar. Kendilerine sunulan vaatlere, itildikleri heveslere ulaşabilmeleri için geriye dönüş mecburiyetleri var. Yani Cumhuriyet kazanımlarını, cumhuriyet değerlerini, bunların milletle olan bağlarını ve izlerini yok etmeleri, milleti hüsrana, yoksulluğa itmeleri bir lokma ekmeğe muhtaç etmeleri, insanların tarihle, kültürleriyle bağlarının koparılmaları gerekecektir. Bu sebeple İstanbul İstanbul’luktan, Ankara Ankara’lıktan, İzmir İzmir’likten, CHP CHP’likten, MHP de MHP’likten çıkarılmaya çalışılıyor. Pekiyi Türk Silahlı Kuvvetlerine yapılanlar neyin nesi ? Vatanı, sınırları koruyan, milletin güvenliğini sağlayan bu kurum çökertilirse, kahramanlar terörist, teröristler de kahraman gibi gösterilerek milletin güvencesi ortadan kaldırılmış olur. O zaman dilediklerini yaparlar, 33 askeri 1000’den fazla mermiyle katleden terörist, kahramanları suçlandırmak için kanunda belirtilmeyan bir adlandırmayla gizli tanık olarak kullanılır. Kimin neyi savunduğu, kimin Müslüman olup kimin Müslüman olmadığı anlaşılmayacak şekilde, kimlik, kişilik ve inanç kargaşalikları oluşturulur. ALLAH’a (C.C.) bu şekilde yakınlaşılamayacağını bile bile Müslümanım diyenlerin, inançlı olduklarını söyleyenlerin inanç dışı alanlarda, insafsız, merhametsiz, vicdansız, adaletsiz, hukuksuz konulara ve kişilere yandaş olduklarını görürsünüz. Kirli siyaset, hukuksuzluklar, haksızlıklar ele geçirilen yayın organları vasıtasıyla kamuoyuna normal konularmış gibi duyurulur.
Aldatılan halkın yüreklerinden alınmaya çalışanlar ise oldukça endişe verici : Çocuklarınızın özlerinden 23 Nisan Çocuk Bayramını, gençlerinizin yüreklerinden 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramını, Turk Milletinin bedeninden de, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramıni söküp almak istemektedirler.
Pekiyi 10 Kasım’ı neden yasaklamak istiyorlar? Rahmetli Mustafa Kemal Atatürk’ü, Atatürk ilkelerini,  Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türk Milletini, Türk varlığını tarihten silmek için...
 
«Atatürk demek millî devlet demek, Atatürk demek özgürlük demek, Atatürk demek insan sevgisi demek... Atatürk demek cumhuriyet demek... Atatürk demek antiemperyalist demek... Atatürk demek çağdaşlık demek...»
 
10 Kasım Atatürk’ü anma günüdür. Atatürk’ün ismi Türk Milletiyle özdeşleşmiştir... Bu isim Türk Milletinin onurunu, bağımsızlığını, İstiklâl Marşını temsil etmektedir. Bu güne sahip çıkmak her Türk’ün görevidir!
 
08.11.2012
 
 
 Nerede yer aldı? 
 
 
 



banner446
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Misafir Avatar
İZMİRDEKİ BORLU 2 yıl önce

sayin lokman kardeşim yazilarini sürekli takip ediyorum, yazmiş olduğun atatürkle ilgili yazi gerçekten çok edebi yani atatürk düşmanlarini bile yola getirecek türden ama bizim insanimizin okuma gibi alişkanliği pek yok ama inşallah atatürk düşmanlarindan bir kişi bile okuyup düşünse ve yanliş yaptiğini anlasa yeter. hep söylediğim gibi sizler kalemlerinizle bizlerde mücadelemizle ülkemizi savunmaya devam edeceğiz. teşekkürler.

Misafir Avatar
aliye bağçacı 2 yıl önce

ayhan baran a vefasızlığı dile getirmenize mutlu oldum.

Misafir Avatar
MİLLİ DURUŞ 2 yıl önce

arkadaşlar bu üzeyir çaycı nın kardeşi akp den belediye başkanı adayı idi.atatürk ve 10 kasım ilşkisindeki düşmanlık senin kardeşinin bor da akp den belediye başkanı seçilememesi mi yoksa samimi olarak atatürk cülükmü .

Misafir Avatar
Tahir MISIRCI 2 yıl önce

sevgili lokman yazilarini devamli olarak takip ediyorum.uzaklardan gelen bu çiğliğin inşallah türk milletinin kulaklarinda bir anlam bulur. sevgilerimle kardeşim.

banner462